“İçkiyle ilgili bir sorunum yok, 

bulamadığım zamanlar hariç.”

Tom Waits

 

I. BÖLÜM

 

Gezmedik ülke bırakmadığı ve de bir takım şüpheli davranışlarından dolayı yılardır ajan olduğundan şüphelendiğim, Kazakistan Rus'u kadim dostum Andrei'in ısrarlı davetine icap edip Dubai aktarmalı Alma-Ata uçağına biletimi aldığımda ufak çaptaki bavulumu taşımayayım diye yanıma almamıştım. Mamafih Astana havayollarına ait bilmemne tipi uçağa bindiğimde gördüğüm çoğunluğunun Kazak olduğu aşikar olan yolcuların neredeyse tümü, ya aşırı bir şekilde yüklendiklerinden ya da daha akıllıca olacağını düşündüklerinden bavullarının tamamını veya bir kısmını yanına aldığıydı. 

 

El çantamı zor bela bir yere tıktıktan sonra idrak ettiğim ikinci durum, uçağın, bunu daha sonra ata diyarımızda da çok yakından tanıyacağım gibi, dolmuş mantığına sahip olmasıydı. Herkes beğendiği yere oturmuş gibi görünüyordu, benim yer de bir “teyze” tarafından kapılmıştı. Nedense o kargaşa ortamında kendimi birden evimde gibi hissettiğimden olsa gerek ben de boş bulduğum bir yere ilişiverdim, hem de yanımdaki kadının ufaklığı olduğu gerçeğine rağmen. Diğer yanımda da Rus bir arkadaş oturuyordu. Tarzanca diye tabir edilen beynelmilel dilin yardımıyla yanımdakilerle sohbet ede ede vurduk yola; kah çocuk baktık, kah içtik, kah uyuduk. Bir yandan da havayolunun dergisinden kiril alfabesini hatırlamaya çalışıyor, diğer yandan Kazakçayı sökmeye uğraşıyordum (salem=selam, rahmet=teşekkür, haliniz kalai=nasılsın vs... Rusçamı da kıpırdatmayı başarmıştım hafiften.).

 

“I don't have a drinking problem ‘cept when I can't get a drink.”

  Alma-Ata 

Nihayet Alma-Ata'ya varmıştık. Uçaktan inip sınır polisinin yanına hızlı ama emin adımlarla vardım diyemem, zira bu sınırlar kadar insanı geren başka da bir şey yok yolculuklarda. Bir de Kazakistan için oturum izin kağıdı gibi bir şey almam gerekiyordu Anderi'nin salık verdiği üzere. Bu, Kazakistan'a gelip de beş günden fazla kalacaklar için gerekli bir belge, eski demir perde ülkelerinin kimilerinde, ufak tefek farklılıklarla süregelen bir prosedür. Andrei "biraz sakal at, olayı çözersin" demişti ama görevli bir babuşka[1]olduğu için frekansı tutturamadım bile, ne de olsa her gün rüşvet, hadi rüşvet demeyelim de büyüklerimizin işaret ettiği gibi bahşiş diyelim, vermeye alışkın biri değilim. Bu arada bir ülkeye vizesiz, elini kolunu sallayarak girebilmenin de ne kadar güzel bir duygu olduğunu bir kez daha farkettim. Binlerce soruyla, bazen şüpheci, bazen aşağayıcı bakışlarla karşılaşmamak ve de en güzeli bir sınır polisi ile çat pat da olsa kendi dilinde anlaşabilmek. 

 

Bu kadar güzellikten sonra illa da bir musibet olması gerektiği kuralıyla bavulu almak için dışarı çıktığımda acı gerçeği farketmiştim. Ancak bu ilk kayıp bavul vakam olmadığından çok da umursamadım. Eh, bavul dediğin ya bulunurdu ya da bulunmazdı, oturup ağlayacak değildim. Ancak kayıp bavul kaydı için görevlinin gelmesinin bir saati bulması da iyi olmadı. Neyse ki Andrei tam zamanında beni karşılamaya gelmişti ve bu kez görevliler Rus asıllı olduklarından Andrei'in devreye girmesi durumu kurtarmıştı. Yoksa daha uzun süre oralarda sürünürdüm açıkçası. Neyse formlar doldu ve klasik bir biçimde sonlandı: biz sizi ararız.

 

DSC00034

 

Havaalanından dışarı çıktık. Sonbahar! Ne muhteşem bir mevsimdir sonbahar. Dışarısı Ankara'nın 70'li yılları gibiydi. Ne benzerlik ama! Beklediğimiz otobüs gelmiyordu, gelen de aynı hızla boş bir şekilde durmadan geçiyordu. Sonra bekle bekle nereye kadar, Andrei başka otobüsle aktarma yapalım dedi. Gelen ilk otobüse atladık. Anladığım kadarıyla buralara ajanlardan başka İngilizce konuşan turist pek gelmiyordu (onlar da otobüse binmiyordur herhalde). Dolayısıyla İngilizce konuşurken gençlerin ilgisiyle karşılaşmam biraz utanmama sebep olmadı desem yalan olur.

 

Aktarma yerinde Andrei daha vaktimiz var diyip yakınlardaki bir bakkala daldı. Raflara baktım “Bibip” diye Kazak birası vardı, haydi ben o birayı sarı lacivert renklerinden dolayı tercih etmiş olabilirim ama Andrei'in “Sex” diye bir bira almasını neye yoracağımı bilemedim, sonradan açıklama yaptı da içime su serpti, bu aldıklarımız nüfusun ağırlığını oluşturan genç kitleyi hedeflediğinden böyle ilginç isimlere sahipmiş yeni çıkan biralar, ama tadları iyiymiş. Bir şişe de votka sardırdık bakkala, ev için nevale.

 

Neyse biraları açınca ve koca bir fırt çekince ne gam kaldı ne kasvet. Biranın tadı gerçekten güzelmiş. 'İşte Alma-Ata' dedim kurum dolu gökyüzüne bakıp. Bir yudum daha aldım, yanımızda huriler vardı sanırım. Bir yudum daha rüzgar kurumuş yaprakları savurdu havaya... 

 

Bira biterken otobüs gelmişti.

 

 

7

 

Alma, elma demek. Ata da, ata, baba anlamları taşıyor. Elmanın atası olan bu topraklarda bulunan kentin simgesi olan elma ağaçları bilinçsiz ve plansız kentleşme sonucu yok olmaya yüz tutmuş. Sanırım soyumuzda bir gariplik var. Ankara'nın da portakal-mandalin ağaçları katledilmişti zamanında elit kesime yeni uydu kentler inşa etmek için... Neyse efendim, Alma-Ata, (Ankara'yı bilenler için) bir buçuk milyonluk bir 100. yıl semti düşünün, aynen o! Bir de ona Ankara'nın 1970’li yıllardaki hava kirliliğini ve otobüs bekleme ıstırabını, traleybüslerini ekleyin resim tamamlanır. Tek farkı ağaç sayısı. Her yer ağaç dolu. Park ve bahçe düzenlemeleri ve bakımı sosyalizm çöktükten sonra rafa kalktığı için darma dağınık görünüyor, ama kent yemyeşil. Bir diğer önemli husus ise Nou Camp gibi kalabalık olan otobüslerdeki müzik yayını. Ancak otobüslerin kalabalığı ise gerçekten ömür törpüsü, otobüs biniş ve inişleri yalnızca önünde ve ortasında kapısı olan otobüsün sadece orta kapısından yapılıyor. Çünkü orta kapıda konuşlanan muavin kadınlar inişte otobüs ücretlerini topluyor, ancak gel gör ki o orta kapıya yanaşmak tam bir dert. Yolcular ise inen yolcuya yadımcı bir tavır sergilemeyince de milletin ayak-bacak ne varsa, basarak, çiğneyerek ilerliyorsunuz özürler eşliğinde. 

 

DSC00035

100. Yıl Hruşevski Evleri değil Alma-Ata

 

Dağ Bayır

 

Alma-Ata’nın etrafı dağlarla çevrili ve kentin bittiği yerde dağ başlıyor. Nitekim Türk dediğin gittiği bir yerde öncelikle hakim tepeye konuşlanmalıdır mantığından yola çıkarak  Andrei'in haftasonunu dağda geçirme teklifini memnuniyetle kabul etmiştim. Yanımıza iki arkadaşını daha alarak eskiden oldukça popüler olan kayak merkezi Almatau'ya gitmek için çıktığımız yolda otobüs veya oraların en yaygın ve ucuz ulaşım aracı olan marşrutka (bildiğimiz dolmuş) bulmakta zorlanınca yoldan geçen bir arabayı durdurup fiyatta anlaşmak durumunda kalmıştık. Alma-Ata'da bir yasal olarak taksicilikle uğraşanlar, bir de yoldan insanları toplayıp yarı zamanlı taksi-dolmuşçuluk veya taksicilik yapanlar var. Elbette ki gideceği yolun benzin parasını çıkarma amacı güden normal vatandaşın tarifesi daha ucuz.

 

Almat_11

 

Dağa yaklaştıkça kendinizi o kirli havadan kurtarıyorsunuz ve az ilerideki kentin tepesindeki siyah fanusu görüp üzülüyorsunuz. Gittiğimiz yer, Sovyetler zamanında dolup taşarmış ama çöküşten bir zaman sonra kitlenin bir başka kayak merkezi olan Medeo'yu veya Chimbulak’ı tercih etmesi sonrasında atıl kalmış. Yıllarca neredeyse hiç ama hiç dokunulmamış oradaki dağ otellerine. Bazıları bakımsızlıktan çürümeye yüz tutmuş. Kaldığımız otel de Sovyetlerin nostaljisini her anlamda taşıyordu. Duvar kağıtlı odalar, oldukça eski ama sağlam ve temiz battaniyeler, çarşaflar. Yıllar öncesinde unutulmuş olan mobilyalar... O güzelim orman ve tepeleri görünce derhal otele yerleşip birer votka ile zihnimizi temizledikten sonra doğa yürüyüşüne çıkmak farz oluyor elbette ki. Yürüyüşten sonra akşama doğru bir şeyler atıştırıp yakınlarda mağaradan bozma bir bar keşfediyoruz. Hoş bir yerdi ama boştu, insanların modaya uyup da bu muhteşem yeri unutmasına anlam vermekte zorlanmıştım. Oradan çıktığımızda gittiğim bir çok yerde yaptığım üzere yakında akan dereye idrar testi yaptırıyordum ki acı bir fren ve akabinde ürkünç bir çarpma sesi geldi. Hemen intikal ettiğimiz olay yerinde kafalarının bulut gibi olduğunu gözlemlediğim üç tane genç (genç dediysek benden genç anlamında, yoksa eşek kadarlardı), arabayı devirmişler. Ama nasıl devirdikleri tam bir muammaydı. Sanırım, eğimli bir duvar vardı basket sahası gibi bir yerde, artık oraya aracı yan mı soktular, uçarak mı geldiler veya ne yaptılarsa? İnsanın sarhoş olduğunda aklına oldukça yaratıcı fikirler gelebildiğini deneyimlerimizden bildiğim için olayı fazla da deşme gereği duydum desem yalan olur. Elemanın biri “anama babama ne diyeceğim şimdi ben” diye ağlamaklı idi. Neyse ki can kaybı ve önemli bir yaralanma olmadığından “bu kadar da içilmez ki birader” diyerek otelde kalan konyak ve şaraba doğru yollanmıştık bile. 

 

Almat_07

 

Andrei ile Ukrayna’da 2003 Ekotopya’sında tanışmıştık. O zaman yeni evliydi. Eşi İnna çok tatlı, utangaç bir hanımefendiydi. Nepal’deyken eşinin ölüm haberini aldığımda şok olmuştum. Böyle dünyanın adaletine diye sövmüştüm kahrolarak.

 

Andrei beni İnna’nın ailesine yemeğe götürdü. İnna’nın babası Kazan Tatarlarındandı, “adım Feyzi” demişti elimi sıkarken. Feyzi ne lan? Neyse, isim cahilliğimi bırakıp, oraya giderken biracıdan temin ettiğimiz taze biralardan içelim dedim ama hemen hoşgeldin hesabı votkalar açıldı. İnna’nın kızkardeşi, kızkardeşinin kocası ve onların çocukları gelene kadar ikişer tane fondiplemiştik bile. Sonra Feyzi benimle Tatarca konuşmaya başladı. Üç beş kelime yakalıyordum ama nafile. Toplamda söyledikleri pek bir şey ifade etmiyordu. Sonra televizyonunu açtı, Tatarca haber izletti, yok, sıfır. Bendeniz mal gibi bakıp sırıtıyordum. O da sırıttığımı görünce “anladın mı?” dedi ben de “bunlar Rusça konuşuyor, nesini anlıyayım” dedim, bir yandan kızar gibi oldu ama hemen bana hak verdi “Tatarca konuşuyorlar ama ağır bir Rus aksanıyla” dedi. Açıklama yapmaya çalışmamdan önce neden benim Kırım kıyı boyu Tatarlarını anlayıp da Kazan Tatarlarını anlamadığımı sordu (biz ne yazık ki İç-Kırım Tatarlarını da anlamayız). Ben de ona Osmanlı öncesinden bu yana dilimize çok yüklü Arapça-Farsça ve hatta Fransızca kelimeler girdiğini, sadece sınır yakınlığı vb nedenlerle etkileşim içinde olduğumuz Azerice, Kırım kıyı boyu Tatarları ve Gagauzları anlayabildiğimizi anlatmaya çalıştım (Uygurları, Türkmenleri ve Kırgızları da anlayabiliyoruz). Sonra tek tek eşyaları tanımlayan sözcüklere geçtik. Çoğu aynıydı ama yine de iletişim sorunluydu.

 

Ata_04

Alma-Ata’nın göbeğindeki merkez parkında bulunan,

II. Dünya Savaşı’nda Moskova’yı savunan Ivan Panfilov

ve askerleri anısına yapılmış heykel

 

İçses: “O değil de arkadaş, hayır yemek başlamış, yemeğin yanında bira içiliyor efendi efendi, durup durup yok sağlığımıza, yok dünya barışına, yok dostluğa kadeh (votka fondip) kaldırmanın ne anlamı var? E tamam adamlara uydun, hadi votkaları içtin, birayı kimse içmiyordu hadi birayı da bitirdin kovayla, e be adam, adamların çıkardığı bozuk Şirince şarabını ne diye içersin cila diye? Hiç mi görmedin? Al sana cila, al sana kapak!”

 

Şunu bir kez daha farkettim ki insan gibi içmek lazım.

 

Ata_02

 

Ertesi sabah üzerimden manda sürüsü geçmiş gibi bir hisle uyandım. Gerçi daha önce üzerimden manda sürüsü filan geçmemişti elbette ama geçse de buna benzer bir şey olurdu diye düşünmeden edemiyordum. Andrei'nin annesi her zamanki gibi bana kahvaltı hazırlamış ve ortadan yok olmuştu. Evde yalnız olduğum hissiyatı da Andrei’nin arada sırada yaptığı gibi, işyerine gitmiş olduğunu idrak etmemle açıklığa kavuşmuştu. 

 

Andrei sanıyorum Kazakistan’ın tek anarşisti (başkasını bilen varsa lütfen öne çıksın). Ancak ekmeğini kazanma zorunluğunda olan her insan evladı gibi, bazen çalıştığı yerler görüşleri ile çelişse bile, nihayetinde çalışmak zorunda. O da özgürlük ve insan hakları kisvesini şiar edinmiş,muhtemelen Soros destekli bir gazetede çalışıyor (onunla hem fikiriz bu konuda ama asla kaynağı bilemiyorsun, anca tahmin). İşe girmesi de şöyle olmuş, patronu iş görüşmesinde votka, konyak filan çıkarmış, içmişler içmişler ve sohbet etmişler bir yandan da... İlerleyen saatlerde patron “içenden zarar gelmez, hele sarhoş olmadıysa” demiş ve bizimkini işe almış. Kendisiyle de tanıştım (tanıştığımda da mis gibi alkol kokuyordu), fevkalade mübarek bir insan, sanırsınız kilise, cami, hayrat filan yaptırmış.

 

Neyse, Andrei gazeticilik vasıtasıyla bayağı bir yer gezmiş, görmüş. En son Venezuela ve Brezilya’ya gitmişti. Votka içiyorduk bir yandan muhabbet ederken. Asıl konuya geldik tabii o kadar içince: “kardeşlik” dedim, “Brezilya olsun, Venezuela olsun, gittin gördün, şimdi söyle bakalım, Brezilya’nın hatunları mı yoksa Rus hatunları mı?” yanıt olarak Andrei tereddütsüz (gözleri de fıldır fıldır dönerek) “Ruski, Ruski” diye kafasını adeta pisikopatmış, manyakmış gibi sallamıştı, bunun üzerine daha fazla yorum yapmaktan kaçındım tabii.

 

Ata_06

 

Daha önce bahsetmiştim, eğer Kazakistan’da beş günden fazla kalacaksanız, nerede kaldığınızı filan bildiren bir kayıt yaptırmanız gerekiyor. Bunu özel turizm ofisinde yaptırırsanız 40-50 TL, direk kendininiz ilgili devlet dairesinde yaptırırsanız sadece 8 TL gibi bir şey tutuyor. Tek başıma olsam biraz zor halledebileceğim bu görevi Andrei'in yardımıyla devlet dairesinde, yani yerinde çözmek için buluştuk. İçeri zibil gibi kalabalık. Tam Kafkaesk bir ortam. Ne bir görevli ne bir danışma memuru var. Panolardaki yazılar Kazakça. Tabii zorunlu olmadığından sanırım, Kazakça bilmeyen Andrei de hiç bir şey anlamıyor yazılanlardan. Ben de anlamıyorum ama yine de Türkiye’den alışık olduğum üzere dürttüm bunu, çünkü Kafka'dan ve yurdumdan çok iyi bildiğimiz gibi bir devlet dairesinde beklemeye başlarsan sadece beklersin. Kapalı gişelerden birisine gittik camı tıklattık, içeride oturan teyze açtı, Andrei Rusça konuştu, kadın bana baktı “Türksen?” dedi, ben de “evet” dedim. Bir şey sordu, o an anlamadım. Sonra yanımıza yanaşan bir Kazak eleman “senin kamp nerede?” diye tercüme etti. “haa kamp” dedim, “arkadaşta kalıyorum” diye Andrei'i gösterdim. Hem onları anlayamadığım için hem de Rusça bilmediğim için kendimden utandım. Neyse, sonuçta yok pasaporttur, yok ikametgah ilmuhaberidir, bir sürü fotokopi çekerek bu zorlu görevi de iki gün içinde hallettik.

 

Sonra Andrei bana geleneksel Kazak yemeği tadımını teklif etti, yani at eti! Ben de önceden hemen her şeyi yerim diye racon kestiğim için hayır diyemedim. Gittik oturduk. Tipik Kazak yemeği, dilimlenmiş at etli nudıl (yani pirinç makarnası) çorbası gibi bir şeydi. Andrei tipik Kazak geleneğinin de atla bir yere gittikten sonra atı kesip yemek olduğunu söyledi. Ben de “geri nasıl dönüyorlar acaba” diye bir soru attım ortama. Dudaklarımızı bükerek birbirimize baktık ama bir yanıt bulamadık. Belki de geri dönmüyorlardır, hala bilemiyorum.

 

Paylaşım için