ZİGETVAR YOLLARINDA PİPO TÜTTÜRMEK

Alp ASLAN

“Az ibafai papnak fapipája van, ezért az ibafai papi pipa papi fapipa.”

Bir arkadaşımın düğün töreni için gittiğimiz Macaristan, daha fazla tanımayı arzuladığım ülkelerden biriydi. Vur-kaç taktiği ile, yani yeni uydurduğum “Gerilla Seyahati” felsefesi kapsamında Macaristan’ın güneyine doğru eşimle beraber, yarı bilinçsiz ama kısa sürede çok yerini görebileceğimiz bir gezi yapmayı hedefliyordum. Bu minvalde başkentten kiraladığımız araçla, elimizdeki dandik bir haritayla yola koyulmuştuk.

1Macera Yılı 2010

Kırsala çıktığımızda dar asfalt yollar boş olduğundan kapalı havayla beraber manzaranın tadını da çıkartıyorduk radyodaki müzik ve Macarca konuşmalar eşliğinde. Aslen ecnebi olan eşim: “What a weird language!”* diye bir yorum yapınca hemen aklıma pis bir hikaye gelmişti: Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı’ndan çıktıktan sonraki bir zamanında, bir yerlerinde (cephelerden biri de olabilir, tam hatırlamıyorum), yaralı bir adam kaldırıldığı revirde kendine gelir. Saçma sapan konuşmalarını kimse anlamamaktadır. Kime gösterilse sonuç alınamaz ve nihayetinde adamı bir akıl hastanesine kapatırlar. Uzun yıllar geçtikten sonra adamın Macar olduğu ve haliye Macarca konuştuğu anlaşılır. Yani o saçma sapan sanılan konuşmalar Macarca ve anlamlı cümlelerden başka bir şey değildir!
Bu pozitif ırkçı hikayeme, eşimin gülmek ve benden tiksinmek arası bir duyguyla karşılık verdiğini sanıyorum. Bu arada ilk durağımız olan 2010 yılının kültür başkentlerinden biri seçilen Peç kentine varıyoruz. Varmamızla ilk yorumum geliyor:
Yani neymiş? Sinagog, cami ve kilisenin bir arada olduğu kentler Avrupa için kültür başkenti ilan edilmesi kaçınılmaz olan yerlermiş!

3Kiliseye Dönüştürülmüş Cami, Peç Kenti

İkinci durağımız ise tarih derslerinden de hatırlayacağınız üzere Zigetvar adlı küçük bir kasaba. Turizm ofisi kapalı olduğundan sora sora kaleyi buluyoruz ama kale de kapalı çıkınca dayanamıyorum: “En son gelişimizde de kapalıydı ama açtırmasını bildik!” diye haykırmak istiyorum. O sırada kulağıma mehteran tınıları dökülmeye başlıyor, otomatik olarak iki adım ileri bir adım geri atıyorum. Karım iyice cozuttuğumu düşündüğünden olacak, beni çekiştirerek kasabaya sürüklüyor. Ben o sırada çoktan gaza gelerek ona Osmanlı’nın şanlı tarihini anlatmaya koyulmuştum bile.
Turizm ofisi açılmış ama İngilizce bilen kimse, elbette ki yok. Tarzancadan her daim pekiyi aldığımdan adamlardan zor bela, İngilizcemsi ufacık bir broşür kopartmayı başarıyorum. Broşürde yakınlarda olan Türk-Macar dostluk anıtından bahsediliyor. “Acaba?” diye düşünüyorum, “Neden yakınlarda bir yerde de, hemen Zigetvar Kale’sinin yakınlarında değil!”

2Zigetvar

Artık 10km mi gittik daha mı fazla bilemiyorum ama bu kepazeliği hanıma açıklamam zor ve hatta imkansızdı. O yüzden belki bir açıklama gelir umuduyla buradan yetkililere sormak istiyorum:
Soru 1: Tarihimizdeki en önemli padişahlardan olan I. Süleyman’ın öldüğü savaşın yapıldığı Zigetvar’a madem bir anıt yaptıracaksınız, neden Tanrının unuttuğu hiçliğin ortasına bu anıtı yaptırıyorsunuz?
Soru 2: Oraya yazdırdığınız veya yazdırılan tabelada neden Macarca klavye kullandırdınız, güzelim “I” neden “İ” olarak okunmak zorunda?
Soru 3: Macarların size orayı göstermesi, hiç sizinle dalga geçtikleri izlenimi uyandırmadı mı?

10
Hiçliğin Ortasındaki Anıt ve Tabelası
4

Sinir bozukluğum geçsin diye bir cigara yakıp broşüre tekrar göz atıyorum. O da ne? Pipo müzesi mi? İbafa mı?
Broşürdeki harita neticem kadar olduğundan biraz zorlanarak da olsa İbafa adlı köyü buluyoruz aradan dereden giderek. Müze hemen köy meydanında ama tabii ki KAPALI! Neyse ki müzenin arkasında iş yapan bir takım elemanları görüp el kol hareketleriye anlaşıyorum. Birisi hemen seyirtip görevli teyzeyi çağırmaya gidiyor. Neden mi teyze dedim? Zira kadınsız sosyalizm olmaz da ondan.

Macar teyze Rusya’daki babuşkalar gibi suratsız çıkmıyor şansımıza. Güleryüzlü bir ifadeyle nereden olduğumuzu anlamaya çalışıyor: “Török, Amerika” diye basitçe açıklıyorum. Bir takım kasetler çıkartıyor, bir tanesini kasetçalara koyarken heyecanlı gibi, veya bana öyle geliyor. Ama yüzde doksan dokuz eminim ki buraya gelen ilk yabancılar biziz: bir Török bir de Amerikalı.

5

Kasetçalardan İngilizce bilgiler gelirken anadilinden dolayı bunları dinlemekle görevlendirilen kişi elbette belli. Müzeyi gezerken karım ara ara dinlediklerinden kaptıklarını bana aktarıyor: “Osmanlılar gelene kadar tütün yasağı varmış, Türkler gelince bu ‘saçma’ yasakları kaldırmışlar.” Ondan sonra ver baba ver tabii, çek allah çek… Yaşasın özgür hippi ortamı!

6Pipo içen Kadınlar

Burayı da bitirince daha da güneye iniyoruz, şarap bağlarının olduğu Villany adlı bölgeye doğru. Joan Baez radyodan sesleniyor “Dona Dona Dona…” O an aklıma öğrencilik yıllarımda beş kuruş paraya aldığım 3 litrelik Villa Dona şarabı geliyor, eskiden şarabı ne kadar kolay alabiliyorduk diye hayıflanıyorum kendi kendime. Yarım saat kadar gittikten sonra şarap tadım yerlerinden birinde duruyoruz, hem kafamızı güzelleyelim hem de kursağımıza iki lokma girsin diyerek. Gerilla aç, gerilla susuz.
Dönüşte sol tarafımda kalan bağlardan ziyade sağımızda kalan dağa takılıyor gözüm. Yamaçta garip şekiller mi var yoksa şarap çarptı da halüsinatif görüntüler mi beynime hasıl oldu? Ama iki kişi aynı şeyi görüyorsa bunun gerçek olması mantıklı gibi geliyor ve direksiyonu kırıyorum.

7

Dağın yamacı gerçeküstü bir filmin seti gibi. Onlarca heykel. 1970’lerin tarihleri de var sanatçıların adının yanında, 1980’lerin de. Devasa bir açık hava atölyesi olmalı burası diye düşünüyorum ama bize bilgi verebilecek kimse yok etrafta. Heykellerin ise bitirildikten sonra neden taşınmadığını çözemiyorum, hem atölye hem de müze işlevi görüyor bu dağ, süprizliğin ortasında.

8

Dönüşte kavgalı-dövüşlü, danslı-sopalı geleneksel bir Macar düğünü görme isteğim ne yazık ki modern ve tiskinç müzikler eşliğinde hayal kırıklığına dönüşmek üzereyken imdadıma vatanımızdan gelen rakılar yetişiyor neyse ki. Bu palinka ne berbat bir içecekmiş arkadaş? Unicum’u saymıyorum bile.

Ertesi gün düğünü kutlama babında yine alkol sofrasına davetliyiz. Macar arkadaşların çoğunlukta olduğu kızlı erkekli grupla aşırı derecede alkol alırken konu konuyu açıyor elbette. Bir tane tekerleme patlatıyorlar: “Öt Török öt Görögöt dögönyöz örököş örömök között!”

“Onelan? diye atlıyorum; açıklamalarından anladığım kadarıyla beş Türk ve beş Yunan arasında pek de hoş olmayan bir münasebet gerçekleşme olasılığı sözkonusu. Tahrik etmeye çalışıyorlar ama yemiyorum. Her ne kadar sarhoş kafayla tekerleme söylemek zor olsa da sıra bende diyerek: “Üç tas has hoşaf!” demeyi beceriyorum. Kısa ve öz. Belki biraz kaçırmışımdır ama yine de alkış alıyorum, kimisi söylemeye çalışıyor; ve tabi ki kahkalar eşliğinde sıçıyor.

Sıra onlarda: “Az ibafai papnak fapipája van ezért az ibafai papi pipa papi fapipa” diyor biri. O an ayılıyorum: “Ne demek bu?”

Açıklıyorlar: “İbafa papazının ağaçtan bir piposu var, demek ki İbafa papazının piposu ağaçtan.”

“Biz” diyorum, “iki gün önce İbafa’daydık.”

Bir anda herkes susuyor. Karşımda şaşıran gözler:

“İbafa diye bir yer mi var?” diye soruyorlar.

“İbafa diye bir yer var ve papazın piposu gerçekten ağaçtan.” diye yanıtlıyorum.

Yanıtla