UZAKDOĞU PAVYON ORTAMLARI

Alp ASLAN

Filipinler, Makati Kenti, Manila Metropolü

İş için gittiğim Filipinler, gerçekten de “Uzakdoğu’nun Meksika’sı” diye benzetildiği kadar vardı.  Soyadları Suarez, Gonales, dos Santos gibi İspanyolca tınılara sahip bu insanlar esmer, hafif çekik gözlü ve kısa boylu olmalarının yanında feci biçimde Katolik’ti.

Teneke evleri, evsizleri, pislik akan derelerin kenarında oynayan yarı çıplak çocukları ve bütün bu yoksulluğun karşısında hayasızca göğe uzayan gökdelenleri ile Manila metropolü bölgelere ayrılmıştı. İş merkezi Makati ise her yere konuşlanmış özel güvenlikçileri, AVM’leri koruyan polisleri, bomba uzmanı K9 köpekleri, gece hayatı, kafeleri ve yüksek duvarlı rezidanslarıyla diğer bölgelerden ayrılıyordu.

Burada yapmam gereken iş de başında olduğum projeye insan gücü almak, başka bir deyişle modern köle  tüccarlarına aracılık fırsatı vermemek için çalışanları direk kaynağından tutmaktı. Zira çalıştığım şirket petrol/doğal gaz zengini Körfez ülkelerinin birinde olduğu için o ülkedeki insan kaynaklarına aracı şirketler bakıyor ve aracı şirket senden on alıyorsa işçiye iki veriyor. O yüzden en azından aracılar kazanmasın, çalışan sınıfın cebine biraz daha fazla para girsin düşüncesindeydim.

Otele yerleşip orada bana rehberlik edecek genç arkadaşımın yanına gidiyorum. Biraz çevreyi gezdiriyor ama gezecek pek de bir şey yok: AVM (hiç haz etmem, zaten girişteki aramalar insanı bezdiriyor), lüks restoranlar, kafe ve barlar. Saat farkına kısa zamanda adapte olmak için attığım bir kaç tek dördü beşi bulmaya başlıyor. Zaman ilerleyince de gecenin sürprizi ortaya çıkıyor: Gece kulübü ziyareti, hayatta görülecek bilmem kaç yerden birisi belki de…

Cafcaflı kapısı olan kırmızı halılı mekana iri cüsseli korumaların buyuru ile giriyoruz, içeride yukarıya çıkan bir merdiven: heyhat, Ankara’da genelde yerin dibine ineriz ama. Hop, merdivenleri çıkınca bir kapı daha. Kapılar açılıyor yine görevliler tarafından, bir saygı, bir şekil hali… Ve o da ne? Girer girmez yaklaşık otuz kırk tane genç kız bizi alkışlarla karşılıyor. Hayatımda böyle bir şeyle karşılaşmadığımdan utanıyorum, başımı öne eğip hızlı bir şekilde bize yol gösteren garsonun ardına takılıyorum. Hemen sahnenin önündeki locaya alıyorlar bizi. Beni getiren genç dostum fiyatların makul olduğunu söylüyor, bizdeki pavyonlarla kıyaslıyorum ki ne makulü, bedava resmen. Hemen viski söylüyorum, yanına meyve tabağı filan gelince garsonun cebine üç beş dolar atıyorum. Garson takla atarak uzaklaşıyor.

Sonra iki tane genç kız gelip oturuyor yanımıza. Sohbet, muhabbet, klasik “nerelisiniz?” soruları. İkimiz, beş benzemezin içinde maça papazı ile kupa valesi kadar ayrı görümlere sahibi olduğumuzdan geyik uzuyor. Sonra nereli olduğumuzu söyleyince o ana kadar bihaber olduğum bir Cengiz Bektaş[1] vakası dönmeye başlıyor. Konuyu değiştiriyorum ve bu defa ben soruyorum, dertlerini, tasalarını, hayattaki amaçlarını: Geçim sıkıntısının, yoksulluğun bu ülkedeki en büyük dert olduğunu söylüyorlar.  Okuluna devam etmeye çalışanlar da var ama ev geçindirmeleri, ailelerine bakmaları öncelikli…

O sırada sahne şovları, Uzak Doğu’nun olmazsa olmazı kareokeler derken alkol yükümü almış olmalıyım ki lavaboya doğru yollanmam gerekiyor. Tam tuvalet bölgesine yaklaştığım sırada kel kafalı biri merdivenlerden önüme doğru, sanki bana “al da at” dercesine yuvarlanıyor. Sarhoş insanlara olan tiksintimi frenleyip kelin, aşık olduğum futbol topu gibi parlayan kafatasına tekme atmaktan son anda vaz geçiyorum. İyi de yapıyorum, zira bu şuursuz şahıs mekan sahibi bir Japon’muş. Şu yarı-absürd hayatımda bir tek Jakuza ile hırlaşmadığım kalmıştı, aman o da eksik kalsın zaten. Hem ben barışçı insanımdır, bir an içimde biriken öfke acaba nedendir diye söylene söylene pisuara yanaşıyorum.

Döndüğümde bir bakıyorum ki garson bizim masadaki kızları kaldırmaya çalışıyor. Eski bir pavyoncu, bir Angaralı olarak, masamdan kadın kaldıracak adam anasından doğmadı diyerek hemen olaya müdahale ediyorum! Garsonu kolundan tutup “ne yapıyorsun lan sen?” diye sertçe soruyorum. “Abi yanlış anladın” diyor saygıyla. Bu Uzakdoğu saygısı karşısında yumuşuyorum ve aslında ortamın raconunu çok da iyi bilmediğimi idrak edip derhal bunu bir köşeye çekiyorum: “anlat” diyorum her ihtimale karşı kolunu bırakmadan.

“Yarım saat oldu ya” diye söze başlıyor, “adisyonu imzalamadığınızı görünce ben de kızları beğenmediğinizi düşünüp onları değiştirecektim.” Adisyona imza atmak mı? Enteresanmış. “Ne kadar adisyona atılan imzanın tutarı?” diye soruyorum, “Beş dolar[2]” diye yanıtlıyor. Masaya götürüyorum garsonu ve gözünün önünde adisyonu imzalıyorum, o da memnun bir şekilde uzaklaşıyor, olay tatlıya bağlansın diye bir iki dolar daha sıkıştırıyorum buna.

Kızlar minnettar gözlerle bakıyorlar bana. Boş verin siz onu deyip, ne kadar kazandıklarını soruyorum ayda. ‘Elli dolar’ yanıtını alıyorum, ‘peki bu adisyondan ne kadar?’ Beş doların yalnızca ikisi onlara kalacakmış. “Peki” diyorum “ya arkada bizi alkışlayan, başkalarına eskortluk yapamayan otuz kız ne yapacak?” “Bekleyecekler, şansları varsa birileri onları alacak ve adisyonlarını imzalayacak, yoksa bazılarının yaptığı gibi her yarım saatte bir değiştirilecekler ve para kazanamayacaklar.”

“Gidin ve ne kadar arkadaşınız varsa getirin,” diyorum. Yanımdaki eleman dahil olmak üzere şaşkınca bakakalıyorlar bu çıkışa. Başımı sertçe yana doğru itip ‘söylediğimi yapın’ diye belirtiyorum, bu sefer tereddüt etmiyorlar.

Şimdi masamızda on tane kızcağız var, teşekkürler ediyorlar, onları sevecenlikle susturuyorum. Garsonun sırtlani sırıtışı elbette ki adisyona attığım imzadan dolayı. Gecenin sonuna doğru gelmişiz bile, o yüzden kızlara hızlıca, biraz anarşizmden biraz da feminizmden bahsediyorum. Elbette ki hayatlarında duymamışlar (daha sonra, bu gezide işe aldığım Filipinli çalışanlarıma günün anlam ve önemini anlatıp 1 Mayıs günü onlara tatil vermeme de şaşırmışlardı), ne de olsa Markos’uyla, özelleştirilmiş nehir ve tatlı su kaynaklarıyla ABD’nin arka bahçelerinden olduğundan, apolitiklik bünyelere fena halde sirayet etmiş durumda.

Hesabı ödeyip çıkıyoruz. Bazı taksi şirketleri güvenilmez olduğundan seçmeye çalışıyorum, o anda birisi koluma giriyor: “abi benimkisi şu beyaz minibüs, geniş geniş gideriz, rahat edersiniz.” Korumalardan biri ile göz göze geliyorum, koruma başıyla ve gözleriyle “eleman güvenilirdir, bizdendir” işaretini çakınca biniyoruz genç arkadaşımla beraber A-takımı tipli minibüse.

Biner binmez de ağzındaki baklayı çıkartıyor sürücümüz: “Gece burada bitsin mi devam etmek ister misiniz?” Bizim elemana bakıyorum, sen bilirsin der gibi, meril meril bakıyor. Donuk gözlerle götür bakalım nereye götüreceksen diye işaret ediyorum. Adam şevkle direksiyonu kırıyor karanlığa, sefalete doğru.

Nerelisin faslından sonra ev-bark-çoluk-çocuk mevzularına geçiyor konu. Sürücümüzün üç tane çocuğu varmış. Tam bunları söylerken kenarda duran zayıf, küçük insanlara takılıyor gözüm. Daha dikkatli bakıyorum: Gerçekten de gözlerim beni yanıltmıyor. Bu geldiğimiz boktan mahallede kenarda bekleyenler çocuk denecek yaşta fahişeliğe zorlananlar veya itilenler!

Sürücünün yakasına sarılıyorum: “Nereye götürüyorsun lan sen bizi!” Ne sürücünün abi yanlış anladınlarını, ne de bizim elemanın sakin ollarını dinliyorum, “döndür lan arabayı, çabuk!” diye bağırıyorum, “döndür!”

Araba U çekiyor, bizim arkadaş “abi gözünü seveyim sakin ol, adam bizi buralarda doğratabilir” diye yalvarıyor. Sakinleşirken fırça atmayı ihmal de etmiyorum: “Ulan biraz önce çoluğum çocuğum var diyordun, çocuktu lan gördüklerimiz, utanman da mı yok?”

“Onlar sokakta çalışanlar, ben sizi mekanlara götürecektim” filan diye geveliyor, susturuyorum.

Düşünüyorum, kimin suçu bu diye… Salt kapitalizmle açıklanabilir mi bu durum? İlla ki en büyük müsebbibi kapitalizm ama işin içinde başka değişkenler de olmalı. Talep olmazsa olmaz bu işler. Aklıma gencecik kızlarla evlenmeye gelen/evlenen yaşlı ABD vatandaşları geliyor veya ufak yaştaki kızlarla birlikte olmak için gelen Avrupalılar… Bu tür yerlerde oğlan doğurduğu için üzülen aileler, parasızlıktan ladyboy (tercihten değil, zorunluluktan) olmak durumunda kalanlar… Midem bulanmaya başlıyor.

Bizim arkadaşı rezidansında indirdikten sonra minibüsçüyü siktiredip Makati sokaklarında amaçsızca dolanıyorum bir süre. Ve dolanırken asla yıldızları göremiyorum, çünkü Makati’nin gökdelenleri gökyüzünü kapatıyor.



[1] Zamanın Filipinli Güzellik Kraliçesi Cengiz Bektaş isminde biriyle evleniyor, ülkemizde tanınmayan ve mafyatik birinin oğlu olduğunu sandığım bu şahsın karısı ile beraber oranın saçma sapan TV programlarında soytarılık yapıp, zırvalamaları ile ünlenmiş tiksindirici birisi olduğu sonucunu çıkartıyorum.

[2] Mekanda ABD doları döndüğü için para birimini aynen muhafaza ettim.

Yanıtla