SAKLI CENNET PARAGUAY

            Alp ASLAN

Brezilya’nın, adını Guarani dilinde Büyük Su anlamına gelen İguazu Şelalelerinden alan Foz de İguazu kentinden, Paraguay tarafındaki sınır kenti Ciudad del Este’ye varıyorum[1]. Genelde, pasaporttaşlarım vergisiz alışveriş olanağı bulunan bu kente günübirlik girip çıkabildikleri için, Paraguay topraklarına resmi giriş yapmıyor olacaklar ki sınır polisi şaşkınlık içinde pasaportumu evirip çevirmeye başlıyor. Neyse ki işlem çok uzun sürmüyor ve buyur ediyorlar. Dışarıda kente giden otobüsü beklerken yanımda hemen bir motorcu bitiveriyor: ‘Abi şimdi otobüs iki saatte gelmez, ben seni götüreyim’. Anlaşıyoruz. Otogara gidip başkent Asunsiyon yönüne otobüs biletini alıp sonra aynı motorla merkeze iniyorum.

Kent tam bir günah yuvası. Her yer dükkan, alış veriş merkezi, sokak tezgahları ve seyyar satıcılarla dolu. Berbat bir kaosun hüküm sürdüğü bu yerde adım atmak imkansız. Ben de kös kös otogara gidip otobüsü beklemeye başlıyorum. Otobüsüm saat 14:00’te ama 13:45’te bir otobüs kalkmaya hazırlanıyor. Oradaki eleman artık şoför mü her kimse bana kaş göz ediyor, ‘Asunsiyon’ diyorum, atla diyor, biniyorum. Kendi kendime de ‘otobüs neden erken kalkıyor ola ki’ diye sormadan edemiyorum. Ancak olay kısa bir süre içinde, bilet kontrolü sırasında aydınlanıyor. Tabii ki yanlış otobüse binmişim. ‘Yahu diyorum sonuçta bu da Asunsiyon, ne fark eder’ diyerek ettiğim itiraz karşısında: ‘Sen lüks otobüse bilet almış dolayısıyla daha çok ödemişsin’ argümanını sunuyorlar. ‘Ben lüks meraklısı değilim’ diye itiraz etsem de, ilk ördek toplama merkezinde beni indirip diğer otobüse binmemi sağlıyorlar.

IMG_0093

Lüks dedikleri otobüs de lüks müks değil elbette ki. Yalandan, klima gibi bir şey çalışıyor o kadar. Tamam diğeri tam Güney Amerika’nın meşhur ‘tavuklu’ otobüsü gibiydi ama neyse. Şehirlerarası trafik iki şeritli yolda, bizim 80’lerimizdeki gibi hatalı sollamalarla dolu, kelle koltukta başkente doğru yollanıyoruz. O berbat kentte yemek de yiyemediğimden otobüs her durduğunda içeri doluşan seyyar satıcılardan aldığım, bir tür simit olan chipa ile ajlığımı bastırıyorum.

Varış umduğumdan da geç oluyor. Otogar çıkışında soruşturup, fazla dolanmadan belediye otobüsünü buluyor ve daha önceden adresini aldığım hostele gidiyorum. Elbette ki hostel bomboşa yakın ve bana yönelttikleri ilk soruları, ‘bok mu var burada kardeşim?’ der gibi, ‘Neden Paraguay?’ oluyor. ‘Hayatta en çok görmek istediğim Güney Amerika ülkesinden biriydi’ diye geçiştiriyorum, zira yolculuk belimi büktü, atamı da… Hiç muhabbete girecek halim yok.

IMG_0096

Akşam Copa America’da Paraguay-Arjantin maçı var ve Paraguay son dakikada attığı golle beraberliği sağlayınca çılgınca bir sevinç kopuyor. Zira Paraguaylılar Arjantin’den nefret ediyor ve bunun için de oldukça haklı nedenleri var.

1864’e kadar Paraguay, Güney Amerika’nın en yüksek refah seviyesine sahip ülkesiydi. Yabancı sermayenin ülkede konuşlanmadığından mıdır; dilenciliğin veya hırsızlığın olmadığı, açlığın kol gezmediği, bütün vatandaşlarınınsa okuma yazma bildiği bir yerdi. O yıllarda asıl Brezilya’da tezgahı kuran İngiliz kapitalizmi, böyle bir örneğin etrafında sömürdükleri diğer ülkelere de kötü örnek olacağını düşündüğünden, kimi İngiliz bankaları ve şirketleri; üçlü ittifak adı verilen Brezilya, Arjantin ve Uruguay ordularına finansal destek verip Paraguay’a saldırtmıştı.

1870’e kadar süren ve savaştan ziyade, soykırım olarak adlandırılabilecek bu kıyımda, Paraguay erkeklerinin tamamına yakını öldürülmüştü. Kadınların başına ne geldiğini anlamak içinse kahin olmaya gerek yok. Savaştan sonra kalan nüfus 250 bin kişiydi ve bu da savaş öncesi nüfusun altıda biriydi[2].

Dolayısıyla yok olmamak için göç almaya başlayan ülke, Guarani dilini de yaşatarak kültürel ve milli devamlılığı sağlamaya çalışmıştır. Paraguay’da halen özellikle Alman, Avustralya, Kore, Japonya kökenli insanlar yaşamaktadır. Bunun yanı sıra Guaraniceyle her hangi bir akrabalığı bulunmayan diller konuşan yerli kabileleri mevcuttur. Bu kabilelerde yaşayan yaşlı veya orta yaşlı nüfus İspanyolca veya Guaranice bilmez.

IMG_0113

Ertesi gün kahvaltıda iki tane Alman kızla karşılaşıyorum, kızlar komik türden. Onlara da neden geldiniz sorusu sorulmuş ama onların yanıt daha keskin: ‘peki siz niye burada hostel açtınız?!’ Elemanlar göt gibi kalmış tabii. Gerçi çalışanlar çok tatlı bebelerdi. On dakika içinde ahbap olmuştuk. Bana terere yapmasını öğrettiler[3] ve orada maçları izlerken dışarıdan kendi içkimi getirmeme izin verdiler. Zira hostelde içkiler pahalıydı ve benim içtiğim caña (okunuşu kanya)[4]’dan yoktu. Milli içkileri cañayı lükür lükür götürmem de sempati toplamamda etkin olmuş olabilir.

IMG_0024

Sokaklarda boş beleş dolanırken bir dönerciye denk geliyorum. Arap olduklarından şüphelendiğim elemanlar tavuk ve et döneri aynı şişe takmış döndürüyorlar. Muhabbet olsun diye ‘bir dürüm yap oğlum’ diyorum, ‘bir de kıbbeh[5] ver’. Mekanın sahibi aksanımdan kıllanıp nereli olduğumu soruyor, söylüyorum. ‘Arapça biliyor musun?’ diyor, ‘hayır’ diyorum. Beni oturtup: ‘abi’ diyor, ‘bize Turcos diyorlar ama biz Türkçe bilmiyoruz, neden?’ diye yakınıyor (aklıma ‘biz de dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz’ geyiği geliyor o an[6]). Dilim döndüğünce anlatıyorum, şaşkınlıkla dinliyor…

Oradan çıkıp turizm ofisine uğruyorum. Yakınlarda ziyaret edebileceğim bir yerli kabilesi bilip bilmediklerini öğrenmek istiyorum. Kentin dışında Mak’a kabilesi var diye yanıtlıyorlar ve bana oradaki kontak kişinin adını ve telefonunu veriyorlar.

IMG_0157

Mak’alar başkentin hemen dışında bir rezervasyon bölgesinde yaşıyorlar. Sayıları iki bin kadar. Daha önceden Paraguay Nehrindeki adada yaşıyorlarmış ama sular yükselince devlet onları buraya yerleştirmiş. Dolayısıyla bin yıllardır yaptıkları balıkçılıktan vaz geçip tarıma dönmek durumunda kalmışlar. Oldukça fakirler ve bir kaç kişi dışında kimse İspanyolca bilmiyor. Sözcüleri bana köyü dolaştırıyor. Köyün yaşlılarının oynadığı geleneksel viçukal oyununu anlatıyor, oyundan bir bok anlamıyorum ama kaybolan geleneklerimiz belgeseline bir katkım olsun diye izinlerini alıp oyunu kaydediyorum.

Sonra bana Mak’a dilindeki kimi sözcükleri öğretiyor.

Tata: Dede

Atata: Baba yani Eski Türkçedeki Ata

Nene: Anne

Lan! Diyorum kendi kendime. Yoksa..? Tabi ki hayır, diğer sözcüklerin neyse ki Güneş Dil Teorisi’ni destekleyecek iler tutar bir yanının olmaması gerilimi bir nebze alıyor. Yıvketi: nine, sanam: sağlık, çapel: hoşçakal, vayka: arkadaş, omehas: erkek çocuk, omehaski: kız çocuk.

IMG_0171

Beni 15 Ekim’deki yıllık ritüel-eğlencelerine davet ediyorlar. Elemana bir tane kuka tespih hediye, biraz da köy kasasına yardım ederek yanlarından ayrılıyorum.

IMG_0104

Asunsiyon’da enfes müzeler var. Gezmeye doyamıyorum. Bazılarında ne yazık ki fotoğraf çekmek yasak.

IMG_0112

Paraguay’ın kendine has müzik ve dans kültürünün[7] yanı sıra yemek çeşitliliği de oldukça zengin. En sevdiğim yemekleri caldo de surubi idi. Yani balık çorbası (altta).

IMG_0189

Bunun yanı sıra her daim yiyebileceğiniz chipaların yanı sıra mbeju ve sopa paraguaya da ilginç tatlardır. İsmiyle alakasız olan sopa paraguaya ki sopa İspanyolcada çorba demek, sıvı filan değildir. Efsaneye göre Paraguay devletinin kurucusu ve ünlü bir obez olan Don Carlos, aşçısından kendisine bir çorba yapmasını ister ve tarifini de verir. Ne var ki aşçı mısır ununun ayarını kaçırınca ortaya çorba değil de katı bir yemek çıkar. Fakat Don Carlos yine de bu yemeği beğenir ve adını Paraguay çorbası koyar (altta).

IMG_0121

Bu arada bir tür börek olan ve Arjantinlilerin övüne övüne bitiremediği empenadayı da en iyi yapanlar Paraguaylılardır. Özellikle empanada palmito şahanedir (altta).

IMG_0124

Hosteldekilere Villarica’ya gideceğimi söyleyince ‘aman!’ diyorlar. Nedenini sorunca da, biraz kem küm edip: ‘oranın insanı bir gariptir’ diye yanıtlıyorlar: ‘gitmeden bir daha düşün’. Aklıma nedense bizdeki Karadeniz bölgesi geliyor ve evet, ne yazık ki orası gerçekten de bizdeki gibi bir yermiş.

Oraya gitme amacım zamanında Kropotkin tarafından kötü bir kapitalizm denemesi olarak eleştirilen sosyalist komün Yeni Avusturalya’yı veya kalıntılarını görmekti. Ve ilginçtir, böyle bir deneyimin varlığından kimse haberdar değildi. Gerçi oranın insanın herhangi bir şeylerden haberdar olma gibi bir durumu yoktu ya…

IMG_0135Villarica’nın dağları

Neyse ki evinde kaldığım eleman oradan bihaber olmak dışında oldukça düzgün ve bilgili biri. Birlikte Copa America’daki maçları izliyoruz ve izlerken de elbette yorumlar yapıyoruz. Yakınlarda (o zaman için) kaybettiğimiz Eduardo Galeano’nun futbol tutkusundan endüstriyel futbola kadar uzarken, konu giderek derinleşiyor ve futbol bilgilerimizin hemen hemen aynı esintilere sahip olduğunu idrak ediyoruz. Sonra alkolün de tesiriyle ortaya ilginç bir durum çıkıyor. Şöyle ki: altyapının önemine vurgu yaparken iyice gaza gelip atıp tutmaya başlıyorum. O da bana altyapı ile ilgili nasıl bu kadar çok şey bildiğimi soruyor. ‘Çünkü bende UEFA’nın Grassroots gönüllü antrenörlük sertifikası var’ diyorum gaz arasında.

Eleman biraz duraksayıp, ‘ben buranın yerel liginin başındayım’ diyor. ‘Yani buranın lokal Platini’siyim. Gel yarın altyapıda işe başla!’ Donup kalıyorum. Eğer olay Asunsiyon’da geçseydi bu güzel teklifi büyük ihtimalle kabul ederdim. Ama Villarica daha önceden belirttiğim gibi oranın Trabzon’u gibi bir yer.

Ve lütfen, ‘bize her yer Trabzon’ olmasın..!

 

Dipnotlar:

[1] Ne yaratıcılık! İsp. Güneyin Kenti demek.

[2] Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları

[3] Mate ve Terere yazısı için bkz: http://gezenti.biz/2015/07/22/mate-nasil-icilir/

[4] bkz. http://gezenti.biz/2016/07/24/guney-amerikada-alkolizm-ii/

[5] İçli köfte

[6] bkz. https://www.youtube.com/watch?v=A0bSH-QkJKQ

[7] Detay için bkz: http://gezenti.biz/2015/08/21/gezi-ve-muzik-ii-bolum/

Yanıtla