PİRAMİTLERDE AT

İş için bulunduğum Kahire’de, akşam otelde arkadaşlarla sohbet ederken yanımızdan geçen bir ABD vatandaşı Türk olduğumuzu anlayıp bize laf atıyor: “Meraba!” Biz de selama icap ediyoruz, biraz laflıyoruz ama pis gringo giderken: “Şampiyon Gasaray!” diye bağırınca tepem atıyor: “Bu ülkede ABD’li öldürmenin cezası yok, bilmiyor muydun?” diye, sakince ama bir o kadar da sertçe uyarıyorum. Gülerek uzaklaşıyor. O sırada telefon çalıyor, bizi piramitlere götürecek olan elemanın arabası cortlamış. Dolayısıyla bütün planlarımız alt üst oluyor zira bir sonraki son günümüz ve bu ülkeden piramitleri görmeden ayrılmak istemiyorum.

Ertesi gün sabahtan resepsiyona gidip, akşam için şoförlü bir araba ayarlamalarını istiyorum. Dünyanın en berbat ikinci trafiğine ve de en yüksek kaza oranına sahip bu lanetli kentte değil araba kullanmak, arabaya binmeye tırsıyordum işin açığı. Neredeyse bütün arabaların vuruk olduğu, dikiz aynalarınınsa olmadığı (iyi sürücü dikiz aynası kullanmaz diyerek söküyorlar aynaları) Kahire trafiği ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide konuşlanmış gibiydi. İşin en matrak yanı da kimi arabalardaki yabancı olan asıl plakalarının sökülmeyip, üzerine montelenen Mısır plakalarıydı. Yani aracı Almanya’dan getirttim, duyduk duymadık kalmasın!

Bir kaç dakika sonra tosun gibi bir eleman gelip elimi sıkıyor: “Mustafa”. Anlaşıyoruz. Akşam iş çıkışı da arabaya doluşup doğru piramitlere gideceğiz.

Ne var ki aksilikler birbirini izliyor ve elemanlardan birinin işi çıkıyor, onu beklerken de zaman daralıyor. Piramitlerin kapanma saatine yaklaşıyoruz her geçen dakikada. Neyse, en sonunda takım tamamlanıyor ve hepimiz arabadayız, Mustafa “merak etmeyin abi, ben sizi yetiştiririm” diyerek gazı köklüyor.

Hatalı sağlama mı dersin, dönülmeyen yerde el freni ile U çekmek mi dersin, trafik kurallarını baştan yorumluyor eleman. “Mustafa” diyorum bembeyaz bir suratla ama bütün sükûnetimi koruyarak, “efendim?” “Kenara çeker misin? Zira arkadaşlar altına sçtı.” Arkadaşların gülecek hali hiç yok ve evet, içeride kesif bir koku var. Mustafa “ha ha ha” diye neşeli kahkahalarla yola sağdan son sürat devam ediyor.

Bütün iç organlarımız yer değiştirmiş olduğu halde gişeye varıyoruz. İçeride şansımıza ışıklı sesli sikko bir gösteri varmış, piramitlerin kapanmasına da yarım saat. Gişedeki eleman orada yazan fiyatın üç ya da beş katını söylüyor, zira içerideki şovdan dolayı bugün giriş kazıkspormuş. “Kardeşim” diyorum, “bize ne gösteriden, zaten saat olmuş dokuz buçuk, ayrıca uzun yoldan geliyoruz, bir bakıp çıkacağız.”

Adam bir bakıp çıkacağız olayını tam idrak edemediğinden Nuh diyor peygamber demiyor, benim inadım da inat üstüne bir de …m piramidinizi diyerek kavga çıkartınca bizi sktir ediyorlar derhal. Arkadaşların renkleri yerine gelmiş, kararımı saygıyla karşılıyorlar. Mustafa da kavgaya şahit olduğundan ve sanırım bıçkın da bir karakter olduğundan kavgayı dövüşü ve dövüşeni seviyor belli ki. Usulca koluma girip kulağıma fısıldıyor: “abi bırak şu yavşakları, sana başka bir önerim var. İsterseniz ben size at ayarlayayım, arka kapıdan süzülürsünüz, tanıdıklar var yardımcı olurlar.”

“Yıllardır bu kadar güzel bir fikir duymamıştım Mustafa” diyorum. Bizimkilere de derhal sürprizli haberi veriyorum. Bir iki hık mık ve tırsma efekti olsa da makus kaderlerini kabulleniyorlar. Piramitlerin boktan arka sokaklarına dalıyor ve bir yere çöküp çay içiyoruz. Mustafa da bir saat kadar sonra gelip bizi alıyor. Daracık ara sokaklardan atların olduğu yere götürüyor. Adamlara daha önceden bize bildirilen parayı toka edip atlara biniyoruz. Bize rehberlik edecek olanlarla beraber yine aradan dereden geçerek bir tane bekçinin olduğu arka girişe ulaşıyoruz. Rehberler sinyali çakınca kapılar açılıyor ve içerideyiz.

Tepede neyse ki dolunay var da yolumuzu ve etraftaki piramitleri rahatça görebiliyoruz. Ben böyle adeta mal gibi, büyülenmiş gibi ilerlerken bizim elemanların birinden tırsma sesi geliyor: “abi bunlar bizi kesmesinler burada?”

Güzel bir rüyadan osuruk gürlemesi ile uyanmak gibi bir şey yaşıyorum o anda. “La olum, kesecek olsalar zaten şimdiye kadar keserlerdi. Hem bizi kesip ne yapacaklar, cebimizdeki bütün parayı da verdik?” Bunları söylerken yanımda bize refakat ederken, aman abi attan düşmeyin, aman başımızı derde sokmayın diye üzerimizde titreyen Mısırlı gençlere bakıyorum. “Bütün bunlara ek olarak da korkunun ecele faydası yok, zevk almaya bak!”

Bu küçük olay tadımızı kaçırmıyor neyse ki. Bir iki saat dolandıktan sonra geri dönüyoruz. Mustafa’ya teşekkür edip “pavyona çek canım” diyorum. Madem son gecemiz, eğlenceden eksik kalmayalım. Mustafa hay hay abi diyerek direksiyonun başına geçiyor ve yine makas ata ata bizleri pavyona güvenle ulaştırıyor.

Dansöz (temsili)

 

Arak[1] söylüyorum, bir iki de meze. Sahnede bir tane kadın yanık yanık Arapça şarkılar söylüyor. Ortam ağır. Yan masalarda kalantor tipli geviş getiren amcalar mevcut. Birazdan sahneyi dansöz alıyor ve milletin neşesi yerine geliyor. Kalantorlardan birisi garsonu çağırıyor, cebinden bir tomar para çıkartıp garsona veriyor.

Ama bahşiş olarak değil, dansöze atması için. O da paraları alıp ‘bas bas paraları Leyla’ya’ şeklinde, alkış tutar gibi dansöze doğru bir bir fırlatıyor.

Zenginlik böyle bir şey sanırım. Paranı bile başkasına saçtırıyorsun.

Ulan işin asıl zevki o değil miydi?

‘Param olsa ne sevişeğim, birini tutar ona seviştirtirim’ diye bir abimiz geliyor aklıma.

Bambaşka kafalar. Bambaşka hayatlar.

 

***

[1] Arap rakısı. Zaten rakı kelimesinin arak kelimesinden türediği söylenir.

Yanıtla