NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

 

öncesi için bkz. http://gezenti.biz/2014/12/26/noel-hikayeleri/

 

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan,[1] orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir.

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons[2] yapıyorum. Onla bunla laflıyorum…

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor, ortam bir anda Bermuda Şeytan Üçgenine dönüşüyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah’a adını veren Ute[3] yerlilerindenmiş, hem de Reis’in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas’ta paraları ezeyim. Neyse, Benan’a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde “la zaten Gızılderililer Türktür” diye yapıştırmış, “Ne konuşuyonuz?”

Bizimkine yakın bir dil konuşan bir Sibirya Şamanı

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak, değil mi?

Navajo dilini deşifre etmek neredeyse olanaksız olduğundan, erkekleri Sam Amca tarafından savaşlarda telsizci olarak kullanılmışlardır

Bundan bir kaç ay sonra Benan’la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo[4] yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: “Brother, which tribe are you from?” yani “Kardeşim, hangi kabiledensin?”

“Abi ben Türküm” diye yanıtlıyorum heyecanla.

“Vay!” diye atlıyorlar: “Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?”

Hay a… Onu benim söylemem gerekmiyor muydu? Resmen göt oluyorum.

Montreal, yıllar önce

Emren[5] (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), ‘haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım’ diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken.

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. -35’te insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara’sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın[6]) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama… Kısa süreliğine gelmiş mal insanımız da iki skik şey görür görmez bu zavallı yeri öve öve bitiremezdi ya, hangine yanayım bilemedim a dostlar…

Montreal’de kış, hayır bana inanmıyorsanız elimde kaset var demiştim

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette[7].

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren’e gösterip, “gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım” diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla “kıymalı pide mi?” diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal’deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca “iyi akşamlar” diyor.

“Kolay gelsin”, diye kestirmeden Türkçe giriyorum, “kıymalı pide var mı?” Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek “yok abi…” diyor. “Neden yok yahu?” diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp “talep olmuyor ondan” diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize sallama çay söylüyor: “size peynirli pizza yaptırayım mı?”

Ben de “Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil” diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, “Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?” Emren’le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz.

“Burada yaşanır mı?”

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu’dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları ‘pis’ işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: “gavur kadınlar esmerlere bayılıyor.” Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı’nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz.

Ben bu olaydan bir süre sonra bir daha dönmemek üzere, Emren de bir kaç yıl sonra ayrılıyor ülkeden. Dünyadaki Kanada pasaportu taşıyan insan sayısı yetmiş milyonken ülke nüfusu otuz milyon kadardır.

Kısacası her anlatılana kanmayın!

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise ‘кафана’ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup, içmeye başlıyoruz hemen. Her defasında da değişik rakiya ısmarlıyoruz tadım amaçlı. Ayvaya dunya diyorlar ama bunun yanı sıra tıpkı Yunanca gibi Sırpça’nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşuyormuş. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi…), Sırpça’da bu ek -ya (-ja) olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: “Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş.” Sırpların bize ne kadar benzediğini ise anlatmaya mahal yok elbette.

Rakija Kadehi

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor, benzerliklerimizi filan iyice keşfediyoruz derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Bu arada gözüm takılıyor, ilerideki masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Ama eleman kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

Kafana

Sonra bizimki yanında esmer bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana “sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi” diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin kara kaşına gözüne bakarak.

“Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır.”

“Peki” diyor, “Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?” Hoppala!

“15 dakika içinde!” diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: “Ciddi misin?”

“Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz.” (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakalımı uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Yemin ediyorum tırstım. Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.)

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp öpüyor: “ne kadar iyi insanlarsınız siz!” diyerek kalkıyor ve sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya[8] gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor…

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza “her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel” diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı o gün bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden kızcağız berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks’un hayır duası Noel’de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv’de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar… Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tipoloji burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara yahu? Ulan domuz yerine Allah’ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, bütün yıl boyunca itlik uğursuzluk yap, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Lviv Meydan

Neyse, meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: “England, England?” diye.

“La yok! / Noup!” diyorum yürümeye devam ederek, “Türk!” (“ü”yü vurgulayarak söylüyorum tabii). Ve biraz zaman geçince verdiğim yanıttan dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: “Ya siz?”

Heyecanla “England!” diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. “Kusura bakmayın” diyorum hayıflanarak, “sizin adınıza çok üzgünüm.” İngiliz bu boru değil, Fransız’dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından arkamızdan anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: “Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor.”

Peki ya biz?

İkiyüzlü ve çatal dilli olmayan herkesin Noel’i kutlu olsun!

 

——————————————————————————————————-

[1] http://gezenti.biz/2014/11/21/ana-mali-aramak/

[2] http://gezenti.biz/2015/01/20/koladiko-ya-da-yunanistanda-pavyonizm/

[3] http://utetribe.com/

[4] http://www.navajo-nsn.gov/

[5] Zamanında basılı olarak çıkan Gezenti-Paralel Evrenler dergimizde de yazan bir şahıstır kendileri

[6] Bu şahsı en iyi tanımlayan anımız: http://ankaraguzeldir.org/bentderesi-ankaranin-huzunlu-hikayesi/ 2. paragrafta geçmektedir.

[7] bkz. 10. paragraf, http://gezenti.biz/2012/07/27/montreal-la-fontaine-parki-futbol-raconlari/

[8] https://www.youtube.com/watch?v=SkL0syK9VUg

Yanıtla