NOEL HİKAYELERİ

  26.12.2014

Alp ASLAN

Yıllarca Noel yani Krismıs[1] ve yeni yıl kutlamalarından bihaber veya bunları birbirine karıştırarak yaşamışız. Gerçi nereden bilelim, yaklaşık bin yıllık Hristiyan kültürü olan ve bizzat Hristiyanlığın yayılmasında bu kadar söz sahibi olan topraklar üzerinde yaşayıp da bu kültüre bu kadar yabancı olmak anca bize özgüdür.

dayak

Ülkemizde, geçtiğimiz yıllarda, kolacıların Noel Baba diye popüler hale getirdikleri insanın bizim yaşadığımız topraklarda var olduğunu bilmeyen/bilmek istemeyen kimi geri zekalıların, karşısındaki amcanın yaşına başına bakmaksızın dövmeye özendirmelerinin afişlerini sağa sola astığını görmüştük. Hatta sembolik olarak şişme Noel Baba’yı bıçaklayan embesil İslamcı faşistleri de[2]… Tabii ki faşistler, Orta Asya Türklerinde bilinen Ayaz-Ata figüründen ya bihaberler veya onu da ‘aslında Noel Baba’yı da biz bulduk’ saçmalığında kullanacakları için şu anda geçiş aşamasındalar.

11

Neticede yılbaşı eğlencelerinin aslında pagan kültürüyle alakalı olduğu aşikar. İsa’nın ise doğum tarihi oldukça tartışmalıyken, ailecek veya sevdikleriyle yenen Noel yemeği kültürü ise aslında çok da kötülenecek bir durum değil. Bu yemek aile veya arkadaş ilişkilerini pekiştiren ve içleri ısıtan da bir ortam yaratıyor Hristiyan dünyasında. Kaldı ki çocuklara hediye getiren yaşlı bir adamın yapmaya çalıştığı bir şey ne kadar kötü olabilir ki?

noelGazze, Filistin

Neyse konuyu uzatmadan bundan yaklaşık on beş yıl önce başlayan ilk hikayemize geçelim, 25 Aralık’ta Yunanistan’a doğru trenle yola çıkmıştık…

TC-Yunanistan Sınır Kapıları ve Köy

Arkamızda oturan iki kişiyi polisimiz ‘siz gelin hele bakayım’ diyerek topluyor. O ana kadar daha çok kendi muhabbetimizde olduğumuzdan adamlara çok da dikkat etmemiştik. On dakika sonra bizim pasaportlar işlenmiş olarak geliyor ama polislerin aldığı elemanlardan ses seda yok. Bir saat geçiyor, kıllanmaya başlıyoruz ama yapacak da bir şey yok. İki saat kadar sonra adamlar geliyor oflaya puflaya. Ne olduğunu soruyoruz.

Adamlar Sivaslıymış.

Yani?

Yanisi şu, bir kaç gün önce de iki Sivaslı Yunanistan’a aynı yoldan gittiği için polisimiz haklı olarak kıllanmış: “Lan siz Sivaslılar ikişer ikişer Yunanistan’a mı kaçıyorsunuz yoksa?’ başlığı altında bunları sorguya almışlar meğerse. Gerçek desem gerçek, gerçek-üstü desem gerçek-dışı konuşmuş olurum!

Neyse, nihayet trenimiz tekrar yola çıkıyor ve Yunan sınırına geliyoruz. Bu sefer (o zamanın) beton gibi suratlı Yunan polisi bana sardırıyor. Elimdeki Alman vizesine bakıp utanmadan (zira o zamanlar götü çok kalkıktı Yunan polisinin) Almanya’ya mı gittiğimi soruyor. Sakince ‘bilakis senin ülkene gidiyorum’ diye yanıtlıyorum. ‘Bu transit vize’ diye arsızlaşıyor. ‘O elindeki bir Şengen vizesi ve elçiliğine sorduğumda bu vizenin bütün Şengen ülkelerinde geçtiğini söylediler’ diye kestirip atıyorum. Bir bakayım o halde diye geveleyerek gidiyor. Bir süre sonra sırıtarak geliyor. ‘Neden böyle yapıyorsun?’ diye soruyorum dayanamayıp, ‘It is political’ diye sırıtmaya devam ediyor: ‘Welcome to Greece!’

Gerçekte Atina’daki anarşist yoldaşlarımla buluşmaya gittiğimi bilse böyle söyler miydi acaba diye kendi kendime sorup ben de sırıtmaya başlıyorum.

Bu sırada bizim trenin geri döndüğünü büyük bir şaşkınlık eşliğinde idrak ediyoruz. Yani orada treni değiştirecekmişiz ve Yunan tarafının treni bizi saat 19:00 sularında gelip alacakmış, zira Türk sınırındaki bekleme yüzünden bir öncekini kaçırmışız iyi mi!

Saat henüz 15:00 suları ve açız. Çantaları oradaki kafenioya[3] bırakıp köyde dalıyoruz. Her yer kapalı, sokaklar bomboş. Yunan alfabesini okumaya çalışarak, acaba yiyecek satan bir yerler bulur muyuz ümidi ile sokaklarda dolanıyoruz. Hava soğuk, üstüne üstlük ayaz da var. O sırada gözümüze ‘Taverna’ yazan bir tabela ve içinde sobanın yanında ısınmakta olan bir kadın çarpıyor. Işıklar kapalı olmasına rağmen açlığın verdiği cesaretle içeri girip selam veriyoruz; yine de çekinerek kadına dükkanın açık olup olmadığını soruyoruz. Kadın bizi buyur ediyor. Sobadan nefis bir ısı yayılmış içeriye. İçimiz ısınınca dolaptan biraları kapıp yanına da köfte, salata, beyaz peynir, hazırda meze filan ne varsa söyleyip piizlenmeye başlıyoruz.

Bir, iki, üç şişe derken alkol seviyemiz yükseliyor. Bir yandan tavernanın sahibesi de güzel müzikler çalıyor. Bu rahatlıkla coşup bizimkileri korkutmaya başlıyorum: ‘lan bizim eşyaları patlatıp trenle kaçmasınlar, hahaha…’ ‘Üstelik tren geçerken görüyoruz ki tam o anda trenin içinde bizim eşyaları giyiniyorlar hehe…’ Ben gülüyorum ama diğerleri bana katılmıyor nedense. O sırada büyük bir gürültü ile bir tren geçiyor yanımızdan. Camdan bakakalıyoruz…

‘Aha!’ diye ayağa fırlıyorlar. ‘Çantalar da, tren de gitti!’

‘Olum manyaklaşmayın, bizim trenin gelmesine daha saatler var. Ayrıca bırakın çantaları giderse gitsin. Dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır’ desem de bir türlü sakinleşmiyorlar. Hesabı ödeyip kös kös kafenioya dönüyoruz. Çantalar tabii ki orada ve giden tren de sikik bir banliyö treni çıkıyor elbette ki.

Neticede bitkin bir şekilde çöküp yaşlı amcalarla beraber soğuk ortamda Noel’in anlam ve önemini idrak etmeye devam ediyoruz.

Sevilla’da Donmak, 2011 yılı

Kordoba’dan Sevilla’ya kiraladığımız arabayla geçiyoruz. Beş kişi biz, Portekiz’den yine arabayla gelen Umut-Pınar ve oğulları Poyraz da kadroya eklenince sekiz kişi oluyoruz. Aralık ayının 24. günü. Metin bizi şahane ortama sokacağı vaadiyle kandırıp yürütmeye başlıyor. Yakın yer dediği için arabaları almıyoruz. Akşam olmuş, hava soğumuş. Ortada inin ve cinin top oynaması insanı feci halde kıllandırıyor. Yürü Allah yürü. Ayaklarımız toynak oluyor yürürken. Ulan bu kadar yürütülür mü insan? Tabii ki yanlış hatırlıyormuş rotayı. Sonunda boş ama büyük bir bulvar gibi bir yerlere varıyoruz, şaşırıyor. ‘Burasının cıvıl cıvıl olması lazımdı? Ama neden kimse yok? Neden her yer kapalı?’

Haydi Metin neyse de o zamanki İspanyol olan eşinin de mi haberi yok? O ana kadar yorum yapmayan Sandra bu gün Krismıs gibi bir şeyler geveliyor. Hay …! Kardeşim bunun bir standardı yok mu, 25 mi 24 mü bir karar verin artık! Ayrıca sen buranın vatandaşı değil misin, bizi niye zamanında uyarmıyorsun da sokaklarda telef ediyorsun?

Kısacası biz göt gibi dışarıda dururken herkes ailesiyle oturmuş sıcacık evinde yemeğini yiyor, sohbetini ediyor. Koca alanda açık tek bir yer bulmaya çalışıyoruz. Normalde bir bira çakıp iki tapas atsak ucuza doyacağız ama ne mümkün? Bir iki açık tapasçı da özel gün hesabı özel menü oluşturmuş, bildiğin çoban köklemesi var menüde de. Morallerimiz bozuluyor, akabinde boş boş birbirimize bakmaya başlıyoruz: şimdi ne yapacağız diye? Otele dönmeyi de yemiyor gözümüz, o kadar yürüdükten sonra.

Neyse ki soğukkanlılığını kaybetmeyenler çoğunlukta. Kadın ve çocukları bırakıp sağa sola dağılıyoruz ve nihayetinde açık bir Çinli bakkal bulup giriyoruz. Şişelerce ucuz şarap, peynir, jamon (okunuşu hamon, domuz pastırması), bayatlamış ekmek, tatlı niyetine bir kaç çikolata ve gözümüze çarpan bir kaç ıvır zıvırı da alıp yakınlardaki banklara çöküyoruz.

Sofra mükellef oldu diyemem ama köpek gibi titreyerek de olsa arkadaşlarımızla kazaen geçirdiğimiz nur topu gibi bir Noel yemeği anımız çıkıyor ortaya. Ne diyeyim, bizi bu duruma düşüren Hristiyan camiası utansın!

Dün, Dünya’da Bir Yerlerde

Dört Beyaz Rus, Bir Ukraynalı, İki Litvanyalı ve bir de Rusya doğumlu İspanyol’un olduğu Noel yemeğine davetliyim. Ulan hani Ortadoks Ruslar İsa’nın doğumunu Ocak’ta kutluyordu? Artık takip edemiyorum bu hikayeyi arkadaş, bırakıyorum.

Yemeği düzenleyenler benim yaşlarda olduğundan tipik bir Sovyetik sofra kurmuşlar, yemekte: kürk ceket giymiş balık (cелёдка под шубой), Rus salatası (cалат оливье), patatesli tavuk, fırında karnabaharlı patates ve vinagret (винегрет); içecek olarak da elbette ki votka ile pet şişede ucuz Rus birası. ‘Ee…’ diyorum, ‘Ирония судьбы[4]’yi bugün mü izliyorsunuz?’ ‘Yok, biz onu yılbaşı gecesi izleriz’ diye yanıtlıyorlar. Gerçekten de bu Sovyet yapımı romantik-komedi bence yılbaşı gecesi evde izlenecek en güzel filmdir.

Bana yemekleri açıklarken en çok ilgimi çeken, bizim Rus salatası ve kimi beyinsizlerin (anti-komünizmden gelen hikaye ile) Amerikan salatası dedikleri şeyin aslında Rusya’da 19. yüz yılda Olivier (okunuşu ‘olivye’) adlı bir Fransız tarafından bulunduğu bilgisi oluyor.

Sonra da, malzemeleri almak için kentte eski Sovyet ülkelerinin yiyeceklerini satan yegane dükkana gittiğini ve bugün orada yaşadığı olayları anlatmaya başlıyorlar.

Alışveriş yaparken dükkana Ermeni tipli biri giriyor ve sağa sola bakmaya başlıyor. Sonra eski Sovyetler’de Kafkasya taraflarının ilginç alkollü içkisi olan Tarhun[5]’u görüp eline alıyor. Şişeyi elinde evirip çevirip sonra da dükkan sahibi Gürcü kadına soruyor: ‘Bu kaliteli bir Tarhun mu?’ diye. Bir çok sınır komşusunda olduğu gibi Gürcü ve Ermeniler arasında da gizli bir hırlaşma olduğundan Gürcü kadın yanıtı yapıştırıveriyor: ‘Öyle olmalı, çünkü Ermenistan yapımı değil.’

Ermeni eleman bu yanıttan rahatsız olmuş gibi görünmüyor. Tam tersine kadından, elindeki en iyi çikolatayı vermesini istiyor. Kadın bir kaç paket çıkartıyor ama adam ısrarla ‘en iyisi’ diyor. ‘Hediye olacak.’ Kadın bir kaç tane daha çıkartıyor ama adam tatmin olmuyor: ‘Çok güzel bir kadına hediye edeceğim. Bak en iyisi diyorum.’ Kaş göz yapıyor. Kadın da en sonunda pes edip, ‘en iyisi budur’ diye şekilli bir paketi çıkartıp adama veriyor.

Adam da çikolatayı alıp kadına hediye ediyor.

Hepimiz kahkahayı basıyoruz. Sonra merakla hikayenin devamını soruyoruz, kadının tepkisini…

‘Bilmem’ diye yanıtlıyor eleman. Bizim alışveriş bitmişti, durmanın bir anlamı yoktu.

Pis pis sırıtıyor bunu söylerken.

 

[1] İng. Christmas

[2]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/22859/_Noel_Baba_yi_bicakladilar_.html

[3] Yunanistan’da alkol de servis eden kıraathane türü yerler

[4]http://www.imdb.com/title/tt0073179/ Kaderin Cilvesi adlı enfes yılbaşı filmi.

[5] Taze tarhun otundan yapılır

Yanıtla