NİYORK, KADINLAR VE FUTBOL

     Alp ASLAN

2000’lerin başları

 

Gittiğim ülkelerde, o ülkenin yazarlarının kitaplarını okumak gibi bir alışkanlığım olduğundan, Niyork’a gelirken orada okunabilecek en iyi yazar olarak gördüğüm Paul Auster’in kitaplarını yanıma almıştım. Bir kaç gündür Ay Sarayı adlı kitabına devam ettiğimden evde pineklemek yerine, kitabı kaldığım yerden okumaya başlıyorum. 137. sayfaya geldiğimde ilginç şeyler oluyor. Zira kitaptaki karakterlerden Effing, genç yardımcısına ressam Ralph Albert Blakelock’un Brooklyn Müzesindeki bir tablosunu görmesi için çok detaylı bir metro gidiş ve tablonun olduğu yerin tarifini veriyor ve ondan tablonun detaylı bir okumasını yapmasını istiyor. Bunun için de gözlerini mümkün mertebe kapalı tutması ve kimseyle konuşmaması gibi çeşitli tavsiyelerde bulunuyor. Brooklin Müzesi ise Prospect Park’ta.

İşte o anda evin telefonu çalıyor. Bir ahbabım telefonda Prospect Park’ın yakınlarında bulunan bir evde olduğunu söylüyor. Resmen aptallaşıyorum. ‘Geliyorum’ diyorum. ‘Ama önce yapmam gereken bir şey var.’ Sonra aynen kitapta anlatıldığı gibi metroya binip gözlerimi kapatıyor, düşüncelerden kendimi arındırmaya çalışıyorum. Müzeye giriyor, tabloyu buluyorum ve uzun uzun tabloya[1] bakıyorum.

Ralph_Albert_Blakelock_-_Moonlight_-_Google_Art_Project

Sonra da elemanın kaldığı eve gidiyorum. Evde bir misafirleri daha var. Gerçek bir Laz olan bu arkadaş bize dün yaşadığı olayları anlatıyor. Okuduğu üniversitede bir profesörle sorun yaşayınca sinirlenip hocaya olur olmaz şeyler söylemiş, hatta biraz da ileri gidip okulu yakarım gibi bir ifadede bulunmuş. O gün de okulda yangın çıkınca FBI bunu gelip içeri almasın mı! Neyse ki alakası olmadığı ortaya çıkmış da elemanı salmışlar.

Çıkarken akşama çalıştığı yeri tarif ediyor, uğrayın diyor.

***

Ama daha önce uğramam gereken başka bir yer daha var. 1 Mayıs yaklaşıyor ve ben de gösterinin yapılacağı yeri öğrenmek için Anarşist Sarı Sayfalar (AYP)’dan bulduğum bir adrese çat kapı gidiyorum.

anarchistyellowpages

Selam vererek giriyorum, içeride ay parçası gibi birileri var. Anarka-feministlermiş. ‘Ulan’ diyorum kendi kendime ‘keşke bütün anarka-feministler böyle olsa, herkes anarka-feminizmde birleşir, dünya kesinlikle daha yaşanır bir yer haline gelirdi.’

Neyse, kızlara mal mal baktığımı anlayınca toparlanıp kısaca Türkiye’den geldiğimi söylüyor, gösteri ile ilgili bilgi almak istediğimi belirtiyorum, yanıt ‘Ne gösterisi?’ şeklinde oluyor.

‘Hani sizin topraklardan çıkan 1 Mayıs olayı var ya, onun gösterisi’ diye ayıplar bir tonla mırıldanıyorum.

‘Haaa’, diyorlar. ‘Bizim burada 1 Mayıs Eylül’de kutlanır’. Bazı güvenlik nedenlerinden dolayı elbette ki.

Sonra kızlardan bir tanesi bir arkadaşlarının yakın zamanda bizim ülkeye gitmiş olduğunu söyleyip elemanı çağırmaya gidiyor. Eleman gelince ikimiz de aynı anda ‘Sen!?’ diye bağırıp birbirimize sarılıyoruz. Bununla bir kaç ay önce Kaos Yayınlarında[2] tanışmıştık. Dünyanın bazen ne kadar küçülebildiğine bir kez daha şahit oluyoruz.

manhattan2

***

Akşam iki kişiyle daha buluşup Laz arkadaşın çalıştığı yere gidiyoruz. Alemlere akabileceğimiz yer sormak için tabii… Dönerciden içeri girince iki erkek ve iki kadından oluşan masadaki kadınlardan biriyle göz göze geliyoruz ki bu varlığa insan demeye bin şahit ister. Tam o anda kadının yanındaki sarışın dana bozması herif bana doğru dönüp kötü bir Türkçeyle ‘Şampiyon Fenerbahçe!’ diye bağırıyor.

Ertesi gün Fenerbahçe Galatasaray maçı var. O elimizdeki ilk veri. Adam sarışın, tipten belli, gavur, ikinci veri. Ben esmerim, dolayısıyla dönerciye girdiğim için Türk olma ihtimalim bir hayli yüksek ki bu da üçüncü veri. Son veri ise herifin yanındaki peri: Hızlıca kafamda bu verileri analiz edip herife ‘Sen Hollandalı mısın yoksa?’ diye soruyorum. ‘Van Hoijdoonk gol!’ diye tepki veriyor. Ellerimiz havada kenetlenince döner tezgahının oradan bir eziklenme sesi geliyor: ‘Tabii kazanacaksınız, hakemler de federasyon da arkanızda.’

03690921362C9586

Sesin sahibinin Galatasaraylı olduğu suratından belli, sinirleniyorum: ‘Elbette kazanacağız. Ama Mehmet Ağar’a rağmen, Faşo Terim’e rağmen, derin devlete rağmen kazanacağız!’

mehmetagar_gs-490x296Üstten 8. sırada takımın ‘en etkili’ ismi Ağar(!)

Aslında futbolla ilgili böyle iddialı yorumlarda asla bulunmam ama damarıma basılınca yapacak bir şey kalmıyor. Bizim Laz arkadaş da döneri keserken sol kulağıyla bunları duyuyor elbette ki, başıyla yanına gelmemi istiyor. El sıkışırken fısıldıyor: ‘İleride sağda ‘X’ diye bir yer var, oraya gidin.’ Ben eyvallah ederken arkamdan göz kırpıyor.

***

Mekana giriyoruz. Ortam, duvarlardaki aynalar, yanar dönerli ışıklar ve kırmızı ejder motifleriyle 3. sınıf bir Hong Kong pavyonu gibi. Bir kapı daha açılıyor biraz daha insani bir yer çıkıyor bu sefer karşımıza. Oturup içmeye başlıyoruz, önce tenha olan mekan kalabalıklaşmaya başlıyor hafiften. İnsanlar ayakta takılıyorlar artık. Yanımıza üç tane zenci[3] konuşlanmış, biraz yer açıp ‘bir kişi alabiliriz’ masaya diyorum. Teşekkür ederek kadın arkadaşlarını oturtup sonra da nereli olduğumuzu soruyorlar. Yanıtımız karşısında verdikleri tepki ise ‘Augustine Ahinful[4]!’

Futbolun insanları yakınlaştırdığını ABD’de bile görmek gerçekten göz yaşartıcı.

ahinful-03

Ganalı arkadaşlarla sohbeti ilerletiyoruz. Ankaragücü’nün maç satan bir takım olduğu için Spor Totocular tarafından sevilmediğini, zaten takımın da 1980 askeri darbesinin yardımıyla lige çıktığını filan anlatıyorum. Çinçin Mahallesinin ünlü psikopat taraftar topluluğu Gecekondu’yu ise Melih Gökçek’i destekledikleri güne kadar severdim, gerçi artık çoktan olaya uyandılar ama takım 3. Lige düştükten sonra.

Konu konuyu açarken gözüm başka bir kapıdan girip çıkanlara takılıyor. Başka bir kapı daha? Oyun içinde oyun! Alis Harikalar Diyarı’ndaki gibi, bu kapıdan geçince kendimi adeta bambaşka bir boyutta, kitch ötesi, çakma bir tropik ortamda buluyorum. Plastik palmiye ağaçları, duvarda okyanus süsü verilmiş kötü resimler filan… O kadar rezil ki, ortamın çok iyi olduğu bile söylenebilir. Barda birisi harikülade olmak üzere iki tane kadın oturuyor. Barmen de onlara yazıyor elbette ki. Biraz göz banyosu yapıp geri dönüyorum.

Kalabalık azalmış, saat de bir hayli ilerlemiş. Kafalar dokuz yüz civarı. O anda, geçtiğim kapı yeniden açılıyor ve biraz önce gördüğüm kadınlar gelip karşı masaya oturuyorlar. Barmenin markajından kurtuldukları için hemen atağa kalkıp masalarına yatay geçiş yapıyorum. Keyifli bir sohbete girmişken kadraj genişliyor ve yanımda bizim ikilinin belirginleştiğini görünce hafif bir tiksinti duymadan edemiyorum. Onlar da benden aldıkları cesaretle sohbete dalmaya çalışırken barmen çakalının diğer kapıdan bir an bize doğru düşmanca gözlerle bakıp hızlıca yok olduğuna tanık oluyorum. Olaydan yaklaşık otuz saniye sonra yaklaşık üç buçuk metre boyunda ve eninde bir badi gard masaya yanaşıyor.

‘Özür dilerim beyler ama kapatıyoruz.’ Tam kızlarla sohbeti ilerletmişken ne kapatması! İşaret parmağımı gösterip ‘bir saniye arkadaşım, bir şey konuşuyoruz şurada’ diyorum ama nafile. Badi gard ‘ısrar etmek zorundayım’ deyince yaratığın ikna kabiliyetine hayran olup kös kös dışarı çıkıyoruz. Bunlar elbette ki hep o kıskanç ve alçak barmen yüzünden.

Acaba biraz dışarıda durup kızları mı beklesek diye düşünmeye başlayacağım anda barın dış kapısından, muhtemelen çıkmamakta direnen müşterilerden biri, tıpkı filmlerdeki gibi bardan dışarı fırlatılınca metroya yönelmenin daha uygun olacağı kanaatine varıyorum.

Metro tenha gibi. Saat sabahın bilmem kaçı olduğundan mı acaba? Metroya biniyoruz. Koca vagonda tek bir kişi var ve o da güzelliğiyle aklımızı alıyor. Gidip yanına oturuyoruz. Kız şaşırıyor: ‘Neden buraya oturduğunuzu sorabilir miyim?’ diyor olanca kibarlığıyla. Biz de saf saf ‘Valla burası boştu biz de oturduk’ diye sırıtıyoruz.

‘Ama her yer boş’ diye vagonu gösteriyor kız. Saşkınca bomboş olan koltuklara şöyle bir bakıyorum ve sonra derhal ciddileşip ‘sizi rahatsız ettiysek özür dileriz’ diyerek bizimkilere işaret edip kalkmaya yelteniyorum ama kız durduruyor ‘yoo’ diyor, ‘çok hoş bir şey bu yaptığınız…’

Bu gördüğüm insanlık karşısında ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. ‘Hay…’ diyorum kendi kendime, ‘nasıl bir ülkede yaşamışız lan yıllarca!’

[1] Paul Auster tablonun anlatımını aynı kitabın 141-143. sayfalarda çok güzel bir biçimde yapar. Can Yayınları.

[2] İstanbul’da bulunan Anarşist Yayınevi, http://www.kaosyayinlari.com/

[3] Zenci, Arapça’dan dilimize geçmiş bir sözcüktür, siyah veya kara Afrikalı anlamına gelir. Avrupalı köleli sömürgecilerin kullandığı ‘nigger’ sözcüğünün aksine, bizde ırkçı bir anlam ifade ettiğini düşünmediğimden ‘political correct’cilik yapma gereği duymuyorum. Neticede Osmanlı’da da kölecilik vardı ama bu ırk bazlı olarak değil, savaş ganimeti olarak uygulanmaktaydı. Bkz. Cervantes.

[4] O zamanlarda 1. Ligde olan Ankaragücü’nde futbol oynayan acar forvet.

Yanıtla