MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN

Alp ASLAN

Yabancı dillerde Moğol’un Mongol diye bilinmesi kaderin bir cilvesi midir; yoksa eloğlu bu toplumda bir sıkıntı olduğunu hissedip mi bu adı takmış bilemiyoruz ama kesin olan bir şey var ki bir garip yer Moğolistan, bir garip millet Moğollar.

I. BÖLÜM

Vize başvurusu için önce telefon ederek evrak teyidini yapıp sonra da Ankara’daki Moğolistan elçiliğine gidiyorum, ama kapı duvar. Zar zar zile basıyorum ancak görünürde ne bir görevli, ne de bir bekçi var. Bu kez telefona sarılıyorum, yanıt veren yok. Tekrar zile abanıyorum, on dakika sonra nihayet ana binadan biri seğirterek çıkıyor. İçeri girip evrakları uzatırken hoş beş yapıyoruz, sonra:

– Batı Moğolistan tarafından girmeyi düşünüyoruz, diye fikir beyan ediyorum görevliye. Sıkıntı olur mu?
– Yalnızca Taşanta sınır kapısından girebilirsiniz diyor. Diğer sınır kapıları Rus ve Moğol vatandaşları içinmiş. Haritadan yerini işaret ediyor.
– Oradan girince araç bulabilir miyiz sizin tarafta?
– Bulursunuz, sıkıntı olmaz, diyerek gülümsüyor ama nedense kıllanıyorum bu sınır kapısı işinden. Oradan ayrılır ayrılmaz derhal Rus Elçiliği’ni arıyorum ama eski sosyalist bürokrasi taktikleri beni yıldırıyor: yok şurayı arayın, yok buraya bağlanın derken on beş dakika içinde telefona yanıt veren çıkmayınca pes ediyorum. Şansımızı Tuva’da denemekten başka çare yok gibi.

Ama bu arada yine de boş durmayıp sağa sola haber salıyorum, bulabilirsek daha önce o tarafa giden birilerinden bilgi alabilir miyiz diye; zira çizdiğim Tuva-Batı Moğolistan-Ulan Batur rotasını giden pek yok. Bir yerden haber geliyor. Elektronik posta trafiği neticesinde bölgeyi çok iyi bilen fotoğrafçı bir abimizden garip bir tavsiye mesajı alıyorum: oraya giderseniz ölürsünüz!

Şaka bir yana, eleman bize Batı Moğolistan ile Ulan Batur arasında yol olmadığını, en az iki tane dört çeker araç kiralamamız gerektiğini, yüksek ekspedisyon tecrübemiz yoksa (ne demekse) yola çıkmamamız gerektiğini salık veriyor. Yani o tarafları bilmiyorum ama siz de bilmeyin demek istiyor yorumunu yapmadan geçemiyoruz. Anlaşılan kendi kendimize çözeceğiz bu işi. O halde önce yıllardır gitmek istediğim bölgeden başlayalım:

TUVA CUMHURİYETİ, RUSYA FEDERASYONU

Tanrının unuttuğu, SSCB’nin ise asla iplemediği bu yer benim için tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zaten Rus arkadaşların orası tehlikeli ve garip bir yer, gitmeyin uyarıları olmuştu ama açıkçası bu kadar zırva bir yer beklemiyordum.

0
Ana Meydan, Kızıl

Tuva halkı bizim dile yakın bir dil konuşan, çoğunluğu Budist takılan alkolik bir millet. Şaman bir azınlık da var ama büyük ihtimalle onlar da alkolizm batağında olsalar gerek. Anladığım kadarıyla ne hava ne de tren yolu ile ulaşılabilen tek Sovyet Cumhuriyeti burası ne yazık ki. Kah Moğol istilasına, kah Kazak istilasına uğrayan bu bölge Sovyetlerin üvey evladı olarak kalmış, öyle ki Ruslar ülkede küçük bir azınlık olarak varlığını sürdürüyorlar.

Bölge insanı kimlik bunalımlarını marketlerden birer buçukluk pet şişelere doldurttukları kötü biralar yardımıyla unutmaya çalışıyorlar sanki. Zira kontak kurabildiğimiz az sayıda kişinin, onlarla karşılıklı sayı saydığımızda (Litvanya Karaim’lerinden Sibirya Yakut’larına kadar bütün Türkler’de sayılar aynıdır) veya “Atın kim?”, “Menim atım Alp” gibi basit diyaloglar kurduğumuzda gözlerinde gördüğüm parıltı, akraba olabileceğimiz olasılığı ile heyecan duymasına yol açıyordu: Binlerce kilometre ötedeki insanlarla aynı dilde anlaşabilmenin verdiği bir duygu bu.

sayı
Sayılar

Neyse, müze yakınında yurt denilen kıl çadırın içinde Turizm İnfo konuşlanmıştı. İçeri girince kesif bir koyun kokusu alıyorum: “Koyun mu kokuyor burada?” diye arkadaşlara sorarken yanıt karşımdaki genç kızdan geliyor: “Evet, koyun kokuyor!” Hemen atılıp Feto okullarından mı mezun oldun diye soruyoruz ve yüzünün asılmasından anladığımız kadarıyla yanıt pozitif. Sonra biraz bilgi almaya çalışıyoruz ama ne mümkün. İnfo’daki elemanlar biraz daha zorlasak ağlayacak, hatta bildiklerinizi bize de öğretin diyecek durumda: Şuur sıfır!

Yapılacak tek şey iki gün etrafı gezip pazartesi günü de Moğol Konsolosluğu’na gidip sınır kapıları ve nasıl gidileceği ile ilgili bilgi istemek. Zira turizm ofisleri de kapalı.

DSC05034
Eski Zamanlarda Şaman, Türkler Kızılderiliymiş

İki gün fena halde sıkıcı bir hal alıyor, müzeye gidiyoruz heyecanla, hayatımızda gördüğümüz en dandik müze çıkıyor. Tuvalıların en önemli kültür hazinesi olan gırtlak müziğini dinleyelim diyoruz, yaz sezonu olduğu için konser monser yok. Bari şamana gidip iki günah çıkartalım diyoruz şaman yerinde yok, karısı “beyim az önce çıktı” diyor tavuk yemlerken. Zaten sonradan da şamanın şarlatan olduğunu idrak ediyoruz: Şamanlık ölmüş de gömeni yok! Araç tutalım etrafı gezelim diyoruz araç yok. Bari diyoruz iki-üç şişe votka bulursak Ermeni konyağı alalım, zira başka türlü zamanın geçeceği yok.

Marketten içeri girerken saatler 19:10’u gösteriyor ve olamaz! İçki reyonu büyükçe bir örtüyle kapatılıyor. Ortalıkta boktan bir durum olduğu aşikar. Yazılardan anladığım kadarıyla ve görevli kız iki tane sarhoş genci yollayınca acı gerçeği anlıyorum: Akşam yediden sonra alkol satışı yasak!

Ancak Jung’un işaret ettiği üzere avcı-toplayıcı dönemden kalma genim dürtüklüyor ve belli bir mesafeden tezgahı gözlemeye başlıyorum. Bir babuşka (Rus babaannesi) gelip bir şişe konyağı çantaya indiriveriyor görevli kızın yardımıyla. Hemen kafamda bir şimşek çakıyor ve yanaşıyorum. Bütün sempatikliğimle bildiğim Rusça-Tarzanca kelimeleri nazikçe sıralayıp (Devuşka, vodka, turista) alkol almak istediğimi belirtiyorum. Kızcağız biraz önce okumaya çalıştığım kağıdı göstermeye çalışınca ivedi olarak babuşkanın çantasına konyağı indirdiği gerçeğini koz olarak öne sürüyorum. O da ama çantan yok ki diyerek rest çekerken gülümsemesini ihmal etmiyor. Ben de tezgahtaki poşetlerden birini alıp sırıtarak “bak işte şimdi poşetim var, bağla o zaman votkayı konyağı” diyorum. Artık yabancı oluşumdan mıdır, sarhoş olmayışımdan mıdır; orada da yasağı delip alkolümüzü alarak mutlu bir şekilde evimize yollanıyoruz.

Akşam evde takılmamızın nedeni sarhoş Tuvalılar bizi rahatsız etmesin, biz de onları dövüp kodese girmeyelim duyarlılığından başka bir şey değil. Neticede şiddet karşıtıyız, insanlara karşı içimizde büyük bir sevgi var.

enstr
Kanunun Atası Yatugan ve Dombra

Pazartesi sabahtan berbat bir yağmur eşliğinde konsolosluğun önündeyiz. Görevli ile İngilizce konuşmaya başlayınca aramızdaki buzlar eriyor, kapılar açılıyor ve içeri buyur ediliyoruz. Konsolosun kötü İngilizcesine rağmen aslında yakınlardaki sınır kapılarının açık olduğu bilgisini alınca seviniyoruz. Konsolosun şuursuz olabileceğini nereden bilebiliriz ki?

Gerçekten de pazarlık yaptığımız taksiciler, turizm şirketleri veya İngilizce bilen yereller o sınır kapılarının kesinlikle yabancılara kapalı olduğunu dile getiriyor. Moğol’un mongollukla ilk imtihanını Rusya’da tecrübe ediyoruz.

Bize Ankara’da bildirilen sınır kapısına ise dört çeker araç dışında ulaşmak imkansız bilgisi veriliyor ve daha önceden bildiğimiz üzere araçların hepsi önceden kiralanmış. Ya Şorya üzerinden Batı-Moğolistan’a gideceğiz ya da Trans-Sibirya rotasını kullanarak Ulan Batur’a katedeceğiz.

Yeni hedefimiz İrkutsk diye kararlaştırıyoruz. Oradan da:

ULAN BATUR

1
Ulan Ude Tren Garı, Rusya Federasyonu

Günler süren tren yolculuğumuz nihayete varıyor ve hayret, anlaştığımız hostelin elemanları gelip bizi gardan topluyor. Hostel sahibesi cin gibi bir kadın çıkınca Batı-Moğolistan gidiş rotamızı beraberce çıkartmaya başlıyoruz. Bize şöför[1] ve bir de aşçı-rehberiyle beraber dört çeker bir UAZ minibüs ayarlayacak. On dört gün sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Ama önce, yakınlarda olduğunu sandığımız Tonyukuk dikili taşını ziyaret etmemiz gerekiyor.

Sandığımız dedim çünkü Tonyukuk dikili taşının yeri hakkında internette farklı bilgiler mevcut. Bari bir işe yarasın diyerek Türk Elçiliği’ne gidiyoruz. İlginç bir şekilde orada çalışan vatandaşlarımız görünmez olmuşlar. Güzel Türkçeleriyle bizimle muhatap olan ve hepsi de Feto okullarından mezun oldukları aşikar Moğol çalışanların ise ne Tonyukuk’tan ne de kendi ülkelerinden haberleri var. Yaklaşık kırk beş dakika sonra bizi TC vatandaşlarının işlettiği turizm ofisine yönlendiriyorlar, en iyi onlar bilir diyerek.

Bu arada ben de boş durmayıp hızlıca turizm infoya giderek taşın 60km doğuda olduğu bilgisini alıyorum (bir kaç telefon yardımıyla o da). Gerçi bu bilgi başından beri elimizin altında vardı, tek sıkıntı elimizde bir başka bilgi daha olmasıydı, yani taşın 360 km batıda bulunuyor olabileceği. Gerçi batıda Bilge Kağan ve Kül Tigin taşları var, büyük ihtimalle bilgiler karışmış ama bu gibi yerlerde ne olur ne olmaz, eşeği sağlam kazığa bağlamak gerek.

Oradan çıkınca yoldan geçen araçlara elimizi kaldırıp bekliyoruz. Çünkü hangi aracın taksi olduğunu bilmek mümkün değil. Bir süre bekledikten sonra bir araba duruyor, sonra dolan baba dolan. Sürücü beş altı telefon görüşmesi, iki üç kez U dönüşü yaptıktan sonra turizm ofisinin olduğu binayı zor bela buluyoruz. Binanın önünde Türkçe adıyla dikkat çeken kafenin önünde badem bıyıklı, tiz sesli abiler mevcut. Tuhaf biçimli bıyıklarımızı görünce muhtemelen bizi teşkilattan sanıp derhal yardımcı oluyorlar. Ofiste şu ara kimse yokmuş ama bize bir tane dört çeker ve bir de iyi Türkçe bilen sürücü ayarlamayı teklif ediyorlar makul bir fiyata. Kabul ediyoruz çaylar tazelenirken. Oradan çıktığımızda bir sağanak yakalıyor bizi. Tam makus talihimize küfredecekken gök gürültüsü sesini duyduğunda bağırarak kaçan insanları görmenin şaşkınlığını yaşıyorum.

Cengiz Han gök gürlediğinde korkup kaçan Moğol askerlerinin yerine Türk askerlerini kullanmakta haklıymış. Ama olay bundan yüzlerce yıl önce geçmiyor muydu?

Macera Devam Ediyor (tıklayınız)…


[1] Bu kelimeyi büyük ünlü uyumuna dahil ettim.

Yanıtla