MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN

Alp ASLAN

III. BÖLÜM

KUZEY, HUVSGÖL GÖLÜ

Daha önce sözünü ettiğim üzere Moğollar, kadim Türklerin Huvs Gölü adını verdiği yeri komple gölün adı zannederek Huvsgöl Gölü[1] adını vermiş. Daha sonra kafaları iyice karışan Moğollar ‘göl’ kelimesine de ‘nehir’ anlamı vermesinler mi?

Göl ve etrafı Alp Dağlarını andırıyor. Hatta keskin gözlü yol arkadaşım yalnızca Alplerde yetiştiğini bildiği bir bitkiyi tespit ediyor. Dolaşarak gölün kıyısına gidiyoruz. Kıyıya vardığımızda yine bir bağırış-çağırış-kızılca kıyamet! Cengiz Han’ın nehir ve göller hakkında koyduğu ünlü yasa halen geçerli demek ki: Moğollar bırak yüzme bilmeyi, suya yaklaşmaktan/yaklaştırmaktan bile korkuyor: “Oraya en son 1240 yılında girdiler, giren bir daha geri dönmedi.” Dönmez tabii, aradan sekiz yüz yıl geçmiş, ayrıca girip bir baksaydınız, belki hala oradadır adamlar.

Gerçi Moğollar bildiğim kadarıyla ölülerini etrafta bolca gördüğümüz akbabalara yem etmek suretiyle geri-dönüştürüyor (sürdürülebilir kadavracılık). Yani cesedi bulup da ne yapacaklar ayrı konu.

huvs

Milli parkın içinde yurtlardan oluşan pansiyonlar mevcut ve bunlar at turları da düzenliyor. Buralarda kayıp bir Türk kabilesi[2] varmış diye gülümseyerek soruyoruz görevliye. Adam da gülerek yanıtlıyor “Şu geyiğe binen Dukhaları diyorsun. Abi onlar sürekli yer değiştirir ama atla bir iki günde yakalarsınız elemanlar kaybolmadan.”

Yemeğimizi yerken ortamdaki Polonyalı, İsrailli elemanlarla ahbap oluyoruz, bu arada iki de ABD vatandaşı genç damlıyor, bunlar da bulmuş ‘kayıp’ kabileyi, anlatıyorlar: “Önce bizi anlamıyor gibi yapıyorlardı sonra çocuklarla oynayıp fotoğraf çekerken bir tanesi çıkıp gayet düzgün bir İngilizceyle fatura düzenleyip elimize tutuşturdu”. Halbuki Erzurumlular[3] misafirperver insanlardır, garip.

Yol boyunca tanıştığımız bütün ecnebi arkadaşlar da gezileri boyunca aç açına dolaştıklarını söylüyor, demek ki çok da önyargılı yaklaşmamışız olaylara.

GEYİK TAŞLARI

Huvs Gölünden, dünyanın en boktan kentleri sıralamasında üst sıraları zorlayacak olan Mürün kentine iniyoruz. İlk durağımız eczane değil elbette ki. Kentin tek süpermarketinden Ermeni konyağı bulunca yüzümüzde güller açıyor. Uzun yıllar boyunca dünyanın en iyi konyaklarını üreten Sovyet Ermeni Sosyalist Cumhuriyeti ‘konyak’ adını kullanmada bir beis görmemişti. Fransızların ‘ama biz onun isim hakkını aldık’ vızıldamasına SSCB’nin ‘höt!’ yanıtı, ‘siz nasıl isterseniz’ yalakalığı ile son bulunca SSCB zamanında üretilen, konyağı andıran tüm içkiler konyak adını almıştı. Ermeni konyakları halen kalitesini bozmamıştır ama ‘Ararat’ markası son zamanlarda kazandığı popülariteyi fiyatlara da yansıtınca biz de başka markalara yönelmek durumunda kaldık.

Bir de tanesi 4 TL’den siyah havyar bulunca kasayla alıyoruz. Artık açlığa son! Aç kaldık mı havyar kaşıklayacağız bundan böyle. 42 milyon büyük ve küçük baş hayvan sürüsü olan bu topraklarda et yiyemiyoruz da denizden korkan insanların sattığı ucuz Rus havyarını yiyoruz, daha ne diyeyim?

Marketin dışında bizimkiler sigara içerken biri Rus biri Moğol iki kişi yaklaşıyor. Moğol olan bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer Eskişehir’de arkeoloji okumuş. Konu konuyu açarken yakınlardaki Geyik Taşlarında  kazı yaptıklarını öğreniyoruz. Biraz da arkeolojiden söz açılınca eleman coşuyor ve Göktürk yazılı taşlarının aslında bizim sandığımız gibi Türkçe olmadığını söylüyor.

Kulağıma Rus arkeologların ve tarihçilerin Moğolları da yancıları yaparak Türk unsurlarını bir şekilde görmezden getirip Moğollara soy biçme derdinde oldukları çalınmıştı ama bu kadar büyük bir zırvalık beklemiyordum işin açığı. Bu evrensel Türk düşmanlığını ayrıca başka bir yazıda incelemek gerek. Sinirleniyorum:

“Birader” diyorum, “sen bu yazıları okuyabiliyor musun?” “Hayır abi” diye yanıtlıyor. “Peki senin alfabende yazıldığında anlayabiliyor musun?” “Hayır” diyor yine.

“Ben onları okuyup anlayabiliyorum” diyorum. Karşımda şu anda bana bakan bir çift göt var.

geyik2   geyik1   geyik3

Geyik Taşları

ULANGOM

Biraz önce Mürün’e boktan mı demiştim? Ne münasebet, Ulangom derhal bu ünvanı alıyor. Embesillikleri yüzünden bizi çıldırtma noktasına getiren şöförle aşçı-rehberimizi bu noktada defedip nihai hedefimiz olan Bayan-Ülgi’ye gitmek için vasıta bakmaya başlıyoruz. Dolanırken, karşımıza araba parçaları satan bir dükkanda, büyük bir şans eseri İngilizce bilen bir kızcağız çıkıyor. Bu kız oranın tek İngilizce konuşanı aynı zamanda. Sağ olsun bize yardımcı oluyor ve bir tane şöförlü Land Cruiser getirtiyor. Daha önceden minibüs fiyatı aldığımız için derhal şöförle pazarlık yapıp hemen hemen minibüs parasına anlaşıyoruz. Zaten Moğollar bir kentten diğerine gitmedikleri için minibüs de bizim özel aracımız gibi olacaktı. Biz pazarlık yaparken bütün gezim boyunca gördüğüm tek kediyi de kızımız süpürgeyle kovalıyor. “Ne yapıyorsun sen?” diye kızıyorum buna, açıklama yapıyor: “Biz Moğollar kedi sevmeyiz, köpek severiz.” Buyur buradan yak. Tamam, tarım toplumu olmadığınız için kediye karşı bir önyargınız olabilir ama yol boyunca beslediğimiz açlıktan sürünen köpekleri düşünüyorum da ‘sizin sevginiz bana pek de inandırıcı gelmedi’ diyesim geliyor, sonra boş veriyorum.

köpüş

Bu arada haritadan incelediğim kadarıyla düzgün olan yolu işaret edip şöföre en az dört kez bu yoldan gideceğimizi deklare ediyorum. Şöför her seferinde anladığını işaret ediyor ama şu ana kadar yaşadıklarımdan dolayı bir türlü güvenemiyorum ki herife. Erzak, su ve yakıt alıp yola vuruyoruz.

Yolda otostop yapan birini görüp şöföre durmasını söylüyorum. Araç durunca elemana direk ‘atla’ diyorum, zira bu yoldan Bayan-Ülgi dışında başka bir yere gidilemez. Eleman çok heyecanlanıyor: “Ama ben para veremem” diyor, “Ne parası oğlum, sen otostop çekmiyor muydun?” deyince coşkuyla biniyor arabaya. Meğerse Moğollar elemandan otostop başına para talep ediyormuş. Polonyalı olan bu arkadaşla tanışıyor ve akabinde Moğollar hakkında atıp tutmaya başlıyoruz şöförün kıllanan bakışları altında. Kafa çalışmayınca hissiyat güçleniyor demek ki.

1030441-700x525

Araca aldığımız eleman fotoğrafçı çıkmasın mı? Adını fotolara kazıdı yol boyunca (Yola tekrar dikkatinizi çekerim).

DÖVMEK Mİ ZOR DÖVMEMEK Mİ?                                                                                                                                                                                                             

1030785-700x525   1030151-700x525

Sohbete kendimizi kaptırdığımız anda sıçtığımızın resmi de ortaya çıkıyor. Beyinsiz şöförümüz bir anlık gafletimizden faydalanıp gitmememiz gereken yola girmiş bile. Adamı dövmemek için kendimizi zor tutuyoruz. Hiçliğin ortasında yol soracak birilerini arayan bir ahmağı dövsen ne olur? Tanrı vurmuş zaten bunlara ama…

Polonyalı eleman da gerilimin farkında, bizi sakinleştirmeye çalışıyor, ne mümkün? Dört kez teyit  ettirmiştim yolu. 30 km kurtaracağım diye kurnazlık yap, sonra 100 km dolanarak yol ara. Dört saatlik yolu da yedi saate çıkar, aferin oğlum!

Sinirden ellerim titriyor.

Akşam saatlerinde zor bela varıyoruz kente. Neyse ki burası gezimiz süresince gördüğüm en güzel kent!

BAYAN-ÜLGİ

ülgi2   ülgi

VI. Lenin ve Britanya’dan şapel manzaraları (!)

Genelde Kazak nüfusun yoğun olduğu bu kentin tek kötü tarafı camilerin varlığı belki de. Gezi süresince en azından sessizliği dinliyorduk, şimdi Arabı dinleyeceğiz beş vakit.

Önce karnımızı doyuralım diye ivedi olarak kentin ünlü Türk restoranına gidiyoruz. Şimdi elbette, İtalyanlar gibi her gittikleri ülkede pizza arayan şuursuz tipleme gibi görünmeyi ben de istemem ama yapacak bir şey yok. Açız ve haftalardır kursağımıza doğru dürüst yemek girmedi, e düzgün yemek de Türk restoranında değil de nerede olacak? Kebap, çorba, pide, salata, ayran, çay, üzerine sade kahve ne varsa yumuluyoruz. Midemiz bayram ediyor.

Sonra Polonyalı elemanla çıkıp otel bakıyoruz. Kazak oldu mu ben konuşuyorum, Moğol çıkınca o Rusça konuşarak anlaşmaya çalışıyor. Moğollarla anlaşmada güçlük çektiğimizi bilmem söylememe gerek var mı?

Nihayet cin gibi zeki Kazak bir teyze ile anlaşıp iyi bir otele güzel bir fiyata yerleşiyoruz. Hatta otelde sıcak su bile var. Bunu kutlamak için derhal bir şişe konyak açıyoruz. Kahrolsun votkanın kolonyal zulmü.

Sabah kahvaltıya iniyoruz, İsrailli olduklarını anladığım bir grup laf atıyor nerelisiniz diye. “Bakın” diyorum ve oradaki Kazak kızla konuşmaya başlıyorum, aferin çocuklara, hemen olayı idrak ediyorlar. Sonra ahbaplığı ilerletiyoruz, gruplarında bulunan tek kızın akrabaları Milaslıymış. Bu arada Yiddiş ve Latino dillerinin ölmek üzere olduğu bilgisini alıp üzülüyorum (Yevanik zaten ölmüş, gömeni yok). Elemanlara geleneksel içkilerinin ne olduğunu sorduğumda ise arak diye yanıtlıyorlar. ‘Koşer mi?’ diyerek işi alaya vurup sonra da ‘oğlum o bizim içkimiz’ diyerek olayı noktalıyorum.

Rakı kelimesinin Arapça ‘ter’ anlamına gelen ‘Arak’ kelimesinden türediği kabul gören bir görüş olmakla beraber, Güney Sibirya yöresinde damıtılmış kımıza ‘Araka’ veya ‘Arakı’ adı veriliyor. 17. yüzyılda İstanbul’da çıktığını iddia ettiğimiz rakının gerisin geri Orta Asya’ya gidip Osmanlıcadan bozularak ‘Arakı’ adını alabileceğini düşünmüyorum. Bu da alkolizm tarihinde araştırılması gereken etimolojik konulardan biri.

kımız

Kımızhana (Kımızhane)

Daha sonra Mavi Kurt adlı turizm ofisini aramaya çıkıyoruz. Biraz yürüdükten sonra “Abi Türk müsünüz?” sorusu ile karşılaşınca artık şaşırmıyoruz. Yine bizim ülkede okumuş gençten biri, yurduna dönüp restoran açmayı tercih etmiş. Adını Kazakların ünlü yemeğinden alan bu restoranın spesiyalitesi de aynı yemek, sohbet harlanınca: “Yarın gelin size nefis bir ‘Beşparmak’ hazırlayayım” diye asla hayır diyemeyeceğemiz bir teklifte bulunuyor. Ertesi günkü davetin sebebi ise, yemeğin ana unsurları olan at ve koyun etinin saatlerce tandırda pişirilmesi icap ettiğinden, bir gün önceden hazırlık yapılmasının zaruriyetinden mütevvelit.

beşparmak

Peşparmak-Bişparmakh (Hem besleyici hem leziz)

Mavi Kurt’u bulup giriyoruz ‘açılın Türkiye’den geliyoruz’ diyerek. Sahibi bizi tanıdığına çok sevinmiş görünüyor, zira adam fena halde Türkçü. Moğollara verip veriştiriyor, Çinlilerin ve Rusların bizim kültürümüzü yok etmeye çalıştığını söylüyor. Duvardaki haritaya eliye Batı Moğolistan-Çin ve Doğu Kazakistan’ı da içine alan bir kavis çiziyor ve ekliyor: “Buralara ‘Şambala’[4] denir, Türklerin yurdu.” Sonra bir sürü kitap çıkartıp bizi bilgiye boğuyor. Görülecek ve incelenecek o kadar çok şey var ki. Ama mesafelerin uzunluğu ve yolların bozukluğu göz önüne alınınca en kısa sürelerde en çok nereleri gezebiliriz konusuna odaklanıyoruz. Bize makul bir rota çıkartırken “Seneye daha uzun süreli gelin, Çin tarafındaki mağaralarda atalarımızdan kalan binlerce yıllık petroglifler var” diyor.

Kazak şöförümüze rotayı anlatırken adamın keskin bakışları ve anladığını belirten tavırlarından, yolculuğumuz boyunca ilk kez zeki bir şöförle seyahat edeceğimiz gerçeğini anlayıp duygulanıyoruz. Artık şöför sarrafı sayılırız!

 somuncu   somun2   somun3

Gittiğimiz vadide yok olmayı bekleyen petrogliflerden yüzlerce var. Ankara-Güdül’de keşfedilen Runik yazıların ve yukarıda görülen şekillerin yanı sıra benzer figürler Kars’taki Borlok Vadisinde de bulunmaktadır (Servet Somuncoğlu’nun konuyla ilgili kitapları mevcuttur).

 taş1 taş2 taş3 taş4

Dikili taş: Bu taşlar Türklerin olduğu her yerde mevcut. Değişik enerjiler yaydığı söylenen taşların hepsinin de farklı anlamları, farklı ritüelleri var. Kimisi sağlık veriyor, kimisi zenginlik. Bazılarına süt ve/ya süt ürünleri adaman gerekiyor, bazılarının etrafında dönmen, bazılarına sarılman veya onlara su vermen… Yurdumuzda, eski Türk geleneğini devam ettiren kimi Alevi köylerinde bu tarzda dikili taşlara rastlamak mümkündür.

balbal    balbal2

Balbal veya Taşbaba. Balbal Eski Türkçede vurmak veya çakmak anlamına gelir. Güney Sibirya’dan Kırgızistan’a kadar tüm bölgede on binlerce balbal vardır. Bunların ölen savaşçının kendisini ve/veya öldürdüğü düşmanı simgelediği düşünülür. Anadolu’ya gelindiğinde zamanla Taşbaba adını alan balballar mezar taşlarında sembolleşmiştir. Zaten Orta Asya’da da ‘Kurgan’ların (mezar) yakınlarına dikildiği düşünülür. Hakkari’de 1998 yılında ortaya çıkan stellerin balballarla alakalı olabileceği görüşler arasındadır.

kımız1   kazak   kazak0

Misafirperver Kazak ailesi. Yurtlarına bizi kabul eden teyze ellerimizi sıkıp bize sıcak bir hoş geldiniz dedikten sonra koyun kokusu olmayan mekanında bizi krallara layık bir şekilde ağırlıyor. Anadolu köy kültüründen tek fark olarak ayran yerine kımız ikramı var, onun dışındakiler anneannemin sunumundan pek de farklı değil: Bişi, köy peyniri, kaymak, keş, çökelek.

yurt1   berkut   yurt2  

Yurt iç detaylar. Yüklük, Bebek Yatağı ve Yatak. Kartalların yakaladığı zavallı tilkilerin kürkleri ise askıda.

 kuğu

Keskin gözlü şöförümüz ilerideki gölette tatile çıkmış bir Kuğu çifti görüyor. Onları uzaktan hayranlıkla izliyoruz .

Dönüşte Mavi Kurt’ta oturup sohbet ediyoruz. Martin Mystére’den bildiğim kadarıyla Yeti efsanesinin asıl çıkış yeri bu bölge olabileceğinden soruyorum. Gerçekten de Yeti veya Almas (Albız) ile ilgili bir çok hikaye anlatılırmış yıllardır. Hatta yıllar önce, batıdan bir sürü araştırmacı/maceracı gelip dağ bayır Yeti’nin izini sürmüşler. Sonra bir kemankeşle tanışma fırsatımız oluyor. Ülkemizde 1970’lerde ölen ve şimdi tekrar canlandırılmaya çalışılan geleneksel ok-yay yapım ustalığı neyse ki burada sürdürülüyor. Manda boynuzunun işlemden geçirilerek yayın gergin uçlarının oluşturulması tekniğini kullanan Eski Türkler, at üzerinde ‘Part Atışı’ yapabilme becerileriyle de savaşlarda üstünlük elde etmeye başlamışlardı. Bu yaylar o kadar güçlü atış yapabiliyor ki uzak mesafeden bile zırhları delebiliyor.

yeti   uaz

Yeti’nin (muhtemelen) harman olduğu yer ve kiraladığımız UAZ 469

Yolculuğumuzun sonunda doğru gelirken yine o ünlü soruyla karşılaşıyoruz. Bu kez ikinci bir soru ile bütünleme gereği duyuluyor nedense: “Müslüman mısınız?””Şamanız” diye yanıtlıyorum sertçe. Karşımdaki esnaf dumura uğruyor resmen: “Türkiye’de şaman var mı?” “E biz varız ya” diyerek uzaklaşıyoruz mevzuyu uzatmadan; şaman da olurum, eşeğe de taparım kardeşim, seni ne ilgilendirir? Hani senin dinin sanaydı?

YOLCULUĞUN SONU

“Güzel kadınları severim

İşçi kadınları da severim

Güzel işçi kadınları

Daha çok severim.”[5]

Bizi ülke dışına çıkartacak olan şöförü aramamız mı ne gerekiyordu, bu kez otel lobisinde duran Moğol kadına telefonda durumu izah et demeye çalışıyordum çok net bir şekilde yazarak çizerek. Geri zekalı olsa anlar diyeceğim ama neyse. Tam çıldırma noktasına geleceğim sırada otelin dış cephesini boyayan iki kadın işçi yetişiyor imdadıma. Kazak olduklarından durumu yaklaşık 15 saniye içinde idrak edip telefonu alıyor ve işi çözüyorlar.

“Siz” diyorum “otelin tepesinde iki gündür çalışıyorsunuz, biz de size bakıp ne kadar güzel iş yapıyorlar diyorduk, elinize sağlık. Gelin beraber bir fotoğraf çektirelim.”

Kadınlar utanıyor, itiraz ediyor: “Olmaz, üstümüz başımız kirli.”

“Canım ne olacak, utanılacak bir şey değil ki bu” desem de ikna edemiyorum.

Sonra aklımıza Sovyet ülkelerinde çalışan kadınların ağır işlerde çalıştıktan sonra nasıl süslenip püslenip sosyal hayatın içine aktığı gerçeği geliyor: ‘Aman çok yoruldum, eve ekmek getiren benim’ afra tafraları yapmadan, ortamı kaprise boğmadan, nazlanmadan.

“O zaman izin verin elinizi sıkayım” diyorum: “Rahmet[6].”


[1] Moğolcası Huvsgöl Nuur (nuur göl demek)

[2] Atlas dergisi sansasyonel bir biçimde Tuvaların bir kolu olan Dukhaları kayıp Türk kabilesi olarak lanse etmişti.

[3] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/01/03/kayip-turkler-erzurumlu-cikti (Atatürk Üniversitesi Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği’nin, söz konusu kabilenin Erzurumlu olabileceğini iddia ederken nasıl bir kafa durumuna sahip olduğunu adına bakarak anlayabiliyoruz: asılsız olan bir iddia ile mücadele etmek gerçekten ‘güzel’ malzeme ister.

[4] Efsanevi Agartha örgütüne de verilen ad

[5] Orhan Veli Kanık

[6] Raxhmet: Kazakça teşekkür ederim.

Yanıtla