MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN

Alp ASLAN

II. BÖLÜM

TONYUKUK DİKİLİ TAŞLARI

tonyu2

Göktürkler örneklerini başta Tonyukuk ve Bilge Kağan-Kül Tigin yazılı taşlarında gördüğümüz üzere kendi geliştirdikleri Runik yazı sistemini kullanarak çok önemli eserler bırakmışlardı. Bu yazı sistemi ilk kez I. ve II. yüzyıllarda Cermen kabilelerinde görüldüğü için daha sonra bu tarz alfabe sistemi geliştiren İskandinav, Türk ve Macar alfabelerine de Runik adı verilmiştir[1].

  tonyu3   essik_kurgan_1                                                      Runik alfabe ile ‘Türk’ (Sağdan sola okunur) ve bilinen ilk Runik alfabe

Ancak Türk’ün Türk’e olan düşmanlığından mıdır, kendi kendimize propaganda yapmadan duramıyoruz. Alttaki fotoğraflarda TİKA[2]‘nın yazdırdığı bilgi notlarında Göktürk Alfabesi başlığının altında yazılan Türkçe ve İngilizce metinlerin farklılığı gerçekten de utanç verici. Türkçe açıklama notunun aksine İngilizce notlarda, özellikle “Türkler tarafından icat edildiği kabul edilmektedir” cümlesi ve buna benzer bir takım ibareler bulunmamaktadır. Gerçekten ayıp!

          t2          t3

(Ayrıntılı bakmak için resimlerin üzerine tıklayınız)

Alfabe sistemleri dünyanın farklı yerlerinde benzer zamanlarda, farklı veya benzer şekillerde doğmuş olabilir. Yani, atalarımız bu yazı sistemini kendi kendilerine de geliştirmiş olabilirler, başka bir kültürden esinlenmiş de, bunun bir önemi yok. Önemli olan Göktürklerin Runik alfabesini okuyabilen[3] her vatandaşımızın yazıtları az da olsa anlayabilmesinin vereceği heyecandır. 6000 km uzağımızda yaşamış bu bilge insanların 1500 yıl önce, oldukça basit bir dille kendilerini, budunlarını ve devletlerinin yönetim biçimlerini anlatarak gelecek kuşaklara aktarmak istemeleri hiç de küçümsenecek bir durum değildir.

tonyu1

Türk adının ilk kez geçtiği bu yazıtlar şu anda çevresindeki metal çitten başka bir korumaya sahip olmadığından yıpranmaya mahkum bırakılmış. Acaba çiti çektiren ve bilgilendirme tabelalarını koyan kuruluş biraz daha özen gösterip Sueno Taş’ına[4] yapıldığı gibi yazıtları cam bir kutunun içine alsaydı çok mu zahmete girerdi?

CENGİZ HAN ANITI

Metalden yapılan bu heykelde Temuçin (Sahne adı ‘deniz’ anlamına gelen Cengiz) nedense Batı’ya değil Doğu’ya gözünü dikmiş bu sefer. Atın içinden girip asansör yardımıyla adamın kafasından çıkıyoruz. Dünyadaki en büyük imparatorluğu kurmuş bu şahsın bütün milletler arasındaki obsesif popülaritesi bana çok garip görünüyor, acaba Stokholm sendromu ile açıklanabilir bir vaka mı bu diye düşünmeden edemiyorum. Zira belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tecavüzcüsünden, en psikopat katilinden, biyolojik silahı ilk kez kullanan[5], yüzlerce kenti harabeye çeviren, toplu katliamlar yapan, kültürel hazineleri, kütüphaneleri yakıp yok etmiş birinden söz ediyoruz ve insanlar bu adama alkış tutuyor, bravo!

cengiz1 

Her şey bir yana, o kadar büyük imparatorluk kurmuşsun ama şu anki Moğolistan’ın durumuna bakıyorum, son yirmi yılda Çin yardımıyla biraz gelişmiş bir Ulan Batur’dan başka ne var acaba, kültürel olarak ne kazandırdın ülkene? Yıllarca SSCB’nin yancısı olarak varlığını sürdürmüşsün ama SSCB seni o kadar iplememiş ki, altmışlardaki Sovyet Cumhuriyeti olmak için yaptığın başvuruyu bile kaale almamışlar.

Neyse, gezimiz ilerledikçe konuyla ilgili ayrıntılara daha çok gireceğiz.

KARAKURUM’A DOĞRU

Moğolistan’ın ender asfalt yollarından birini de kullanarak ilk kamp yerine varıyoruz. Burada yüzlerce küçük ve büyük baş hayvanı olan Moğol bir aile bizi ve bizim gibi yirmi-otuz kadar yabancı şahsı da misafir ediyor. Burada ata ve istersek deveye de binebileceğiz söyleniyor, ama deveyi hemen pas geçiyoruz. Moğol atları yarı yabani olduğundan nalsız bir şekilde doğada sürü halinde takılıyor. Önce onları yakalamak ve koşmak gerekiyor. Atlar koşulurken, aile bizi geleneksel içkileri ayragı içmeye davet ediyor.

mogolyurt

Yurt iç detayı

Anladığım kadarıyla bunlar içilebilir ve alkol muhteva eden her şeye ayrag adını takmışlar. Muhtemelen ismini de bizim ayrandan almışlardır diye tahmin yürütüyorum. Zira Türkçe ile Moğolca’nın akrabalığını ölçmek için atı gösterip “at” dediğimde bana deveyi göstermişlerdi. Zannımca Moğollar bir çok şeyi bizim atalardan, yani onlardan önceki uygarlığa ev sahipliği yapan Göktürklerden öğrenmiş, onları da yanlış öğrenmişler.

Neyse ilk tattırdıkları ayrag düpedüz kımız, ama kımızın kötüsü. Misafirlik kurallarına uyarak maşrapalarca içiyoruz ayragdan, dolayısı ile ortamdaki diğer turistlerle olan farkımızı ortaya koyuyoruz. Bu arada atlar hazırlanmış.

At bindikten sonra komşu yurtta kalan, iki küçük kızı olan Japon bir aile ile konuşmaya başlıyorum. Adam Türk’üz deyince hemen bizim dilin Moğolca ile olan benzerliklerini soruyor, sonra da Türkçe’nin Japonca ile olan benzerliklerini. Minimum düzeyde olduğunu sandığımı söylüyorum, daha da ilginç bir soru ile karşıma çıkıyor bu kez: çağırdığı küçük kızının kasığındaki üç tane mavi beneği gösterip bizde de aynısından olup olmadığını soruyor. Beş yaşına kadar kalan genetik bir lekeymiş bu[6].

Sonra da bana “Honki ponki torino”[7] şarkısını söylemeye başlıyor, şok geçiriyorum. Bilmediğini varsayıp şarkının hikayesini kısaca anlattıktan sonra Koji Wakamatsu’nun en sevdiğim yönetmenlerden birini olduğunu söyleyerek şok etme sırasını derhal devralıyorum.

Bu arada bir gün önce hostelde tanıştığımız İtalyanlar da damlayınca maç yapmamız kaçınılmaz bir hal alıyor ve votkasına yaptığımız bu maçı, her zaman olduğu gibi İtalyanlar kazanıyor. Aslında içkinin çoğunu biz içtiğimiz için kendimizi kazanmış addediyoruz.

Çevreden üşüşen katılımcılarla beraber sohbet eşliğinde votkaları ardı ardına devirirken at gezimizde bize rehberlik eden Moğol dede ile ahbap oluyoruz evrensel alkolizmin diliyle. Eleman da jest olarak bizi çok sevdiğimiz at binme olayına tekrar tekrar dahil ediyor.

ahbaplık

Yol Arkadaşımız Ufuk Özgöz ile ‘Yaşasın Alkolizm’ diyen Dede

Yalnız amca jesti biraz abartıp yine ayrag dediği ve bu kez damıtılmış kımız olduğunu tahmin ettiğim o ürkünç içeceği[8] getiriyor. Ben durumdan haberdar olduğum için fondipliyor gibi yapıp içkiyi başımın yanından döküyorum çaktırmadan, ama zavallı arkadaşlarım “be ne lan?” diyip öğürmeye başlıyorlar fondipin akabinde, “resmen damıtılmış koyun lan bu!”

Amca bir şişe de ayrag hediye ediyor yolluk hesabı ama biz de onu en kısa zamanda şöföre hediye etmek suretiyle topluca yaşadığımız bir rahatlama ve mutluluk hissini yakalıyoruz.

ORHUN VADİSİ

Moğolistan’ın en iyi durumdaki asfalt yolu yine TİKA tarafından yaptırılmış. Yan yana iki aracın zor geçtiği konusunda Moğolların kimi eleştirileri komik kaçıyor. Zira bu yolda bırak yan yana iki aracı, ikinci bir aracı görmek bile mucize. Ayrıyeten yol plan ve güzergahı da Moğol devleti tarafından yapılmış. Madem ki “Her Moğol’un bir yolu vardır”[9], çok isteyen kendi yolundan gidebilir diyerek uzunca bir süre göremeyeceğimiz asfalt yolun tadını çıkartıyoruz.

50 km kadar sonra Bilge Kağan ve Kül Tigin yazılı taşlarının olduğu, TİKA ve Ankara Üniversitesi tarafından yaptırılan müzeye (!) varıyoruz.

müze

Asıl yerlerinde, Tonyukuk taşları için sözünü ettiğimiz özel bir biçimde muhafaza edilmek yerine, bu muazzam taşların biraz ötesine kurulmuş olan müzeye nakledilmesini anlayamıyoruz, üstelik üzerlerinde bulundukları kaplumbağa kaidelerden arındırılmış olarak. Kaideler belki kötü durumda ama bilinçli bir restorasyon ile sağlamlaştırılamazlar mıydı diye sormadan edemiyoruz kendi kendimize; zira müzede bize yardımcı olabilecek kapasitede ve yabancı dili olan bir görevli mevcut değil. Aydınlatmaların büyük bir kısmı arızalı. İçeride bulunan eserlerle ilgili bilgilendirici yazılar ya yok ya da eksik. En önemli eksik ise Bilge Kağan ve Kül Tigin dikili taşları üzerindeki yazıların Türkçe açıklamalarının İngilizce açıklamalarından çok daha kısa olması. Ayrıca bu taşların etrafında her hangi bir koruma da yok. Gelen ziyaretçiler taşlara dokunuyor, sürtünüyor, bu da elbette ki yazıtlara zarar veriyor.

   bilge2   dokunma

Bir ara, tuvaleti kullanmak için müzede bilet kesen adamın yanına gidiyorum ancak adam bana tuvalet kapalı demeye çalışıyor. Sakince tuvaleti derhal açmasını yoksa oraya idrarımı bırakacağımı el ve başka uzuvlarımın da yardımıyla anlatıyorum, birdenbire kapalı olan kapılar şahsıma açılıveriyor.

ışıksız   kapluş

Aydınlanmayan Müze ve Bilge Kağan Anıtının Kaplumbağa Kaidesi

Sonra taşların asıl ait olduğu yerlere bakmaya çıkıyoruz. Tam bir rezalet. Ortalığı pislik götürüyor. Moralimiz bozuluyor, çıkıyoruz.

Aracın şanzımanı cortlayınca gece tanrının unuttuğu bir yerde kamp atmak zorunda kalıyoruz. Burayı tanrı unutmuş ama lanet sivrisinekler burada mutlu bir biçimde yaşıyor olmalı ki yüzlerce sivrisineğin akımına uğruyoruz. Bu mahlukat türü beslenmek için bizi mi bekliyordu acaba? Derhal etrafta ne kadar tezek varsa toplayıp yakıyoruz, zira bırak odunu, çalı çırpı bile yok, çünkü ortamda ağaç ve çalı yetişmiyor belli ki.

Duman sinekleri uzak tutuyor ama biz de tezek isiyle yıkanıyoruz. Bundan sonra birisi bana ‘Neden Moğolistan?’ diye soracak olursa ‘Bok toplamak için’ yanıtını vermeliyim düşünceleri içinde votkamı yudumluyorum.

UAZ’IN GÖZÜNÜ SEVEYİM

SSCB’nin batı bölgelerinin II. Dünya Savaşı’nda yaşadığı Alman istilasından dolayı sanayi Stalin’in emriyle doğuya kaydırılmaya başlamıştı. Moskova’da konuşlanan ve zamanın en lüks arabalarını yapan ZİS[10] de fabrikalarını Volga bölgesinin Ulyanovsk kasabasına taşıdı. SSCB’nin Almanlara karşı kazandığı zaferden sonra ZİS Moskova’ya geri dönünce kalan ekipmanlar ve uzman işçilerle beraber üretime Ulyanovsky Avtomobilny Zavod adı altında devam edilmeye başlandı.

Kiraladığımız araç UAZ-452 tüm özellikleri ile tipik Sovyet ekolünü yansıtır. Yani üretilen herhangi bir makine/araç/alet asla bozulmayacak, her koşul altında çalışacak biçimde tasarlanmıştır. Ender de olsa arıza yapan/bozulan araçlar kullanılan kişi tarafından kolayca tamir edilebilmelidir. Bu minvalde okullarda makine eğitimine de önem verilmiştir. Bu ekolün en popüler örneği Kalaşnikov otomatik tüfekleridir. Sovyet ekolü moda veya tasarım evrimi gibi mevhumlarla çok içli dışlı olmadığından, aletlerin tasarımları da hemen hemen ilk üretildikleri halleriyle kalmışlardır.

Uaz4

Bu minvalden yola çıkarak şöförümüz arızalan şanzımanı vardığımız kasabada kendi kendine değiştiriyor. Bizim ülkede herhangi bir kasabada şanzıman değişimi yaptırmaya kalksak adamı ayakta s…

Neyse bu kötü düşünceleri uzaklaştırarak yolculuğun tadını çıkaralım bari.

KUZEYE DOĞRU

yol

Dümdüz, uçsuz bucaksız stepler düşünün. Ve ekteki fotoğrafa bakıp yorum yapın. Sovyetler zamanında  gönderilen arazi araçları veya ağır vasıtalarla bu düz steplerde yol almak çok zor değil. Hatta tekerleklerin izleri ortaya çıktıkça iyi kötü bir yol da ortaya çıkmaya başlıyor. Her şey iyi-güzel hoş da, dümdüz yolda neden kavis çizerek gidiyorsun Mongol kardeşim? Kafan mı güzel yoksa senden sonra bu yolu kullanacaklar senin fantastik sürüşlerin hakkında yorum yapsın diye mi bunca uğraş, ya da bizim bilmediğimiz/çözemediğimiz başka bir gizem mi var işin içinde? Ayrıca ülkende spor gelişmemiş. Dünyanın oynanması en basit sporu olan futbolu sevdirmek yerine, toprağın üzerine dandik basket potaları dikmek de ne demek oluyor? Basketbol, zıplayan topla ona uygun zeminde oynanır. Futbol için dört tane taş ve topa benzer bir şey gerekir (iç içe geçmiş çorap bile olur). Neyin kafasını yaşıyorsunuz?

Berbat yollarda içimiz dışımıza çıkarken bazen günde 100, bazen 300 km yol alıyoruz. Neyse ki votkanın dostluğu sinirlerimizi yumuşatıyor. Yolculuk boyunca ne doğru dürüst peynir ne de et yiyebiliyoruz.  Zira yol üzerindeki kasabalarda peynir veya taze et bulmak imkansız, keza rastladığımız yurtlarda da. Yurtlarda anca ayrag veya keş ikram ediliyor yufka ekmekler eşliğinde. Etraftaki yüzlerce koyun, keçi, yak… herhalde doğal ölümlerini bekliyor olmalı.

yaksağ

Yak Sağan Moğol Kadını

Bazen hiçliğin ortasında küçük lokantalara denk geliyoruz. Bulduğumuz berbat çibörek veya etli pilav ise ağır koyun kokusu ile karşılıyor bizi. Bazen de kasaba bakkalından donmuş et alıp kendimiz pişiriyoruz. Çünkü aşçımız et pişirmeyi bilmediğini iddia ediyor. Zeka seviyesinden şüphelendiğimiz aşçımız aynı zamanda bizim neden ısrarla beyaz peynir aradığımızı anlayamıyor, ona en az on kez atalarımızın bu topraklarda yaşadığını ve büyük ihtimalle beyaz peynir yemeyi de bizim atalardan öğrendiklerini anlattığımız halde.

Moğollar büyük olasılıkla bütün Türk budunlarının çıktığı Sibirya tarafından gelmişler buralara. Sanıyorum önceleri yancı olarak Göktürklerin yanında takılmış, sonra da Göktürklerin yıkılmasıyla onlardan öğrendikleri ile ortamda palazlanmışlar. Bunu basit mantık yürütmeyle anlayabiliriz:

Ok-yay ustaları genelde orada yaşayan Urenhaylar gibi Türk kavimlerinden çıkıyor.

Herhangi bir demir ustasına rastlamadık. Anadolu’da ise hemen her bölgede bıçak ve demir ustaları bulunur.

Savaşlarda kullandıkları hilal ve vur-kaç taktiklerini kullanmaya 13. yüzyıldan önce başlamıyorlar.

Yapabildikleri peynir çeşidi yok denecek kadar, Anadolu’da üç yüze yakın peynir çeşidi bulunmakta.

Ayrag, yoğurt ve kımızı ise berbat yapıyorlar. Sadece kaymağın kıvamını tutturmayı başarmışlar gibi. Anadolu’da tatlı ve tuzlu olarak iki tür kaymak üretilir. Afyon kaymağı gibi bir şey dünyada mevcut değildir. Anadolu’da nedense kımız unutulmuş, ayrana geçilmiştir.

Et yemekleri (büyük bazı kentler dışında) yok denecek kadar az.

Şöyle bir itiraz olabilir, biz bir çok şeyi Anadolu’dan öğrenmişiz. Doğrudur. J. P. Roux ve Edward Tryjarski gibi Türkolog’ların da işaret ettiği üzere Türkler başka uygarlıklardan her zaman bir şeyler öğrenir. Yanlış olan, Anadolu dahil Asya ve Avrupa’nın büyük kısmını işgal eden Moğolların hiç bir şey öğrenememelerine karşın kurdukları imparatorluğa büyük bir hayranlıkla bakılmasıdır. Adamlar kafalarını 13. yüzyılda bırakmış gibi yaşıyor.

Bir başka bilinç tutulması ise Türk-Moğol İmparatorluğu gibi zırva bir terim türeterek Moğol yancılığı yapmaya çalışan ‘Türkçü’ tarihçilerimiz tarafından yaşanmıştır. Eski bir deyiş “Türkler iki şeyden korkar: Tanrıdan ve Moğol’dan” derken belki de bizim Moğollarla olan akrabalığımıza bile nasıl şüpheyle yaklaşılması gerektiğini söylüyordu.

Zaten büyük ihtimalle olay bize ilkokulda öğrettikleri gibi gerçekleşmedi, otlaklar bitti, dereler kurudu, biz de Moğolistan’dan göç ettik. Gördüğümüz kadarıyla ne otlar kurumuş, ne de dereler, göller… Bizim atalar Göktürklerin yıkılmasına müteakip iyice güçlenen Moğollardan iyi bir sopa yedikten sonra mekanı güzelce terk etmiş de gururumuzdan bunu kendi kendimize itiraf edemiyoruz gibi geldi bana daha çok.

otlak

Kurumayan Otlak ve Derelerden Bir Örnek

Gelecek Bölüm: Huvsgöl, Geyik Taşları, Ulangom


[1] Gerçekte, Kazakistan’daki Esik Kurgan’ında ünlü ‘Altın Elbiseli Adam’la beraber bulunan bir kadehte (MÖ. 5-6. yy) Runik alfabenin ilk örneği görülmektedir. Ancak, buluntuların genel görüşe göre Farsi sayılan İskitler’den kalma olduğu düşünülmektedir.

[2] Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı

[3] İlgilenenler için bkz. www.gokturkceogreniyorum.com

[4] İskoçya’da bulunan 6,5 m yüksekliğindeki taş yazıt.

[5] Teslim olmayan kentlerin kale surlarından içeriye mancınıkla vebalı cesetleri attırırmış. Sularını zehirlermiş.

[6] Ayaş’ın kimi köylerinde rastlanan bir durum olduğu söyleniyor.

[7] Zamanın ünlü solistlerinden Şenay’ın 80 faşist darbesinin biçimlendirdiği TRT kurallarını delmek için yaptığı ‘anlamsız ama apolitik’ şarkısı.

[8] N. Mikhailof Urga (1991) adlı filminde “Şeytan bile içmez bunu!” tesbitini yapmıştır.

[9] Moğol atasözü.

[10] Zavod İmeni Stalina, Kuruşçev daha sonra adını ZİL yani Zavod İmeni Likhachova olarak değiştirdi, 1956.

Yanıtla