LOS TURCOS

Kapak Resmi: 14. yy Katalan Elyazmalarından

Katalonya Ulusal Müzesi, İspanya

 

Gavuristan’da sık sık karşılaştığımız bir husustur değil mi? Evet, Araplarla karıştırılmaktan söz ediyorum. Çoğumuz bundan nefret ederiz, ivedi olarak açıklama yoluna gideriz hatta savunma mekanizmalarımız manyakça devreye girer. Yoksa bu aslında, ‘soylu ruhlarımızın altında yatan ırkçılığımızdan’[1] kaynaklanıyor olmasın? Zira Araplar (tıpkı Ermeniler ve Rumlar gibi) bizi arkamızdan vurmamış mıydı? Zaten Arap harfleri ile kendimizi iyi ifade edemiyorduk, Araplar tembeldir, pistir…

Burada konu bu değil elbette, ama ufak bir hatırlatma yapmadan da asıl konumuza geri dönemeyeceğim: Türklerin kullandığı ilk yazı sistemi olan Göktürkçede sesli harf kullanımı tıpkı Arapçada olduğu gibi çok azdır veya yoktur, Göktürkçe tıpkı Arapça gibi sağdan sola okunur.

Misal, Tonyukuk yazılı anıtlarındaki[2] ünlü ‘Türk’ yazısına bakacak olursak, deşifresi şöyledir:

K – R – Ü/Ö – T

***

Güney Amerika kıtasında Los Turcos yani Türkler olarak adlandırılan bir sürü insan vardır. Bu grup, bir çok farklı milletin bir araya gelmesinden oluşmuştur ve en önemli özelliği ise günümüzde, aralarında Türkçe konuşan herhangi birinin olmamasıdır. Diğer pasaporttaşlarımın aksine ben, yurtdışında Türk, yurtiçinde ise ‘diğeri’ olmayı tercih eden birisi olarak, bize oldukça uzak olan bu topraklardaki kafa karışıklığını ve cehaleti bir nebze olsun gidermeye çabalıyorum. Bunu yaparken de milliyetçi hezeyanlardan ve şuur kaybından uzak durmaya çalışmakta yarar var elbette.

Öncelikle kim bu Türkolar ve neden Türko diye adlandırılmışlar? Bu sorunun yanıtını aramak için ‘Hasta Adam[3]ın can çekiştiği yıllara dönmekte fayda var. Ayaklanmalar, bölünmeler, Ermeni tehciri, Sarıkamış bozgunu, Çanakkale savunmasındaki kayıplar, Amele Taburları… kısaca Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma sürecinde ‘Sünni Türk’lüğün keşfiyle beraber hastalıklı milliyetçiliğin ortaya çıkması. Bunun neticesinde de bizzat İttihat ve Terakki tarafından, özellikle Müslüman olmayan milletlere yapılan eziyetler, kıyımlar, baskılar ve bunun sonucunda çoğu zorunlu olarak yapılan göçler…

Selçuklu çift başlı kartalı, Konya

Bu göçlerde kendilerine umut vaat eden bir gelecek ve tıpkı eskiden olduğu gibi insani yaşam hakkı isteyen bir çok Süryani, Lübnanlı, Suriyeli, Safarad ve Ermeni Güney Amerika’yı tercih etmiştir. Bunlardan yalnızca soykırımdan kaçabilen Ermeniler (Türkçe konuşmalarına karşın), haklı olarak Los Turcos tanımını kabul etmemiştir. Diğerleri bu yaftalamaya ses çıkarmamış, çıkaramamış ya da çıkarmak istememiştir.

Doğu Roma çift başlı kartalı, ‘Fener Rum/Constantinopolis Ekümenik’ Patrikanesi

Anadolu ilk Haçlı Seferleri’nden bu yana Türkiye olarak bilinir. Ve Anadolu’da yaşayan Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve diğer milletler Selçukluların çıkardığı Türkçe konuşma yasasından itibaren dilimizi konuşmaya başlamışlardır. Onların devamında gelen bir başka güçlü devlet olan Osmanlıların ise, başlarda Türk adını kullanmakla beraber, daha sonra ayyuka çıkan Türk düşmanlıkları dillere destandı. Tarihten bildiğimiz üzere Türk kelimesi zamanın başkenti İstanbul’da bir aşağılama ifadesiydi. Bütün bunlara rağmen söz konusu sülalenin kurduğu devlet aslında Doğu Roma’nın devamı olduğu halde, bu devletin bir Türk devleti olarak bilinmesi ise ayrı bir ironidir. Bu gerçeği bizim vatandaşımız bile bilmiyorken elin Latin’i/gavuru ne bilsin! Dolayısıyla parçalanmakta olan Osmanlı ‘Türk’ İmparatorluğundan gelen bütün bu insanlara Türk demeleri daha kolaylarına gidecekti. Tıpkı Türklerin ilk geldiklerinde Anadolu’da yaşayan herkese ‘Rum’ yani Romalı demesi gibi ki gerçekte kendileri de bu adla anılır: Selçuklu Rum Devleti.

                 Çift başlı kartal sembolünün bilinen ilk kullanımı ise Hitit İmparatorluğudur,  Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

***

Daha önceki bir yazımda Turco’lardan biriyle karşılaşmamı anlatmıştım[4]. Şimdi anlatacağım hikaye ise Arjantin’de geçiyor.

La Plata

Buenos Aires’te yaşarken daha önce buralara gelen kimi dostlarımın vasıtasıyla Caro ve Luciano ile kontak kuruyorum. Oraların sıcakkanlılığına sahip çift derhal beni evlerine davet ediyor. Buenos Aires’e otobüsle bir saat uzaktaki La Plata aynı zamanda Buenos Aires eyaletinin başkenti. Neo-gotik katedrali Arjantin’in en büyük katedrali olma özelliği taşıyor. Bunun yanı sıra ünlü mimar Le Corbusier’in Amerika’da yaptığı iki binadan birisine ev sahipliği yapan kentteki önemli yapılardan birisi de 1897’de kurulan üniversitesi. Yazar Ernesto Sabato ve eski sosyalist başkanlardan Nestor ve Christina Krichner bu üniversiteden mezundur.

Ama kentin asıl ünü Juan Domingo Peron ile Eva Duarte’nin 1945 yılında burada yaptıkları evlilikten geliyor. Kent 1952 ve 1955 yılları arasında resmi olarak Eva Peron adını almış.

Kentin isminin ünlü futbol takımı River Plate ile alakası yok ama diğer bir ünlü takım Estudiantes yani Öğrenciler bu kentin takımı. Altın çağını teknik direktör Osvaldo Zubeldia ile yaşamış olan takım 1968, 69 ve 70 Copa Libertadores şampiyonluğunu kazanırken, bizde ‘ofsayt taktiği’ diye bilinen ‘offside trap’i çağdaş futbolda ilk uygulayan takım olarak futbol tarihine geçmiştir. 1986 Dünya Kupası’nı kazanan ve 1990’da final oynayan Arjantin Milli Takımının teknik direktörü Carlos Bilardo o yıllarda Zubeldia’nın öğrencisiydi.

1968 yılında George Best’li Manchester United’ı Uluslararası Kupa finalinde yenerek çok büyük bir başarıya imza atmış, ne var ki bu başarı bir yıl sonra yine aynı kupanın finalinde kaybettikleri AC Milan karşısında çıkarttıkları kavga ile gölgelenmişti. Yurda dönen bütün oyuncular Başkan Ongania’nın direktifi ile tutuklanmıştı.

Bütün bunları Caro ve Luciano’nun evinin kapısını yumruklarken hatırlıyorum. Arjantinlilerin pis bir huyu vardır, bozuk kapı zillerini asla tamir ettir(e)mezler ve telefonlarını en uzak köşeye koyarlar ki zinhar duymamayım[5]. Yarım saat sonra kapıyı güler yüzle açıp derhal alkol ikramında bulunuyorlar da kendime geliyorum. Yoksa asabiyetten ölürdüm herhalde.

Kenti dolanıp sohbet, muhabbet faslından sonra akşam yemeğine Caro’ların annesinin evine davetliyiz. Caro’nun: “Annem kafanı, kökeni ile ilgili ütüleyecek, aman!” uyarısını duymazdan geliyorum. Bir kaç şişe şarap alıp evlerine gidiyoruz. Annesi bize tipik bir Arjantin yemeği olan milanese yapmış. Adından da anlaşılacağı üzere bu yemek İtalyan asıllı olup gerçek adı cotoletta de Milanese‘dir ve bizde daha çok şnitzel olarak bilinir.

Neyse, yemek-şarap-sohbet derken kahve faslında annesi kökenlerinin Mardin olduğunu söylüyor. 1915’te buralara gelmişler ve aslen Süryani cemaatindenmişler. Benim de etnik ve tarihi konulara vakıf olduğumu görünce derhal eski dokümanları çıkartıp önüme özenle diziyor.

Ağlamaya başlasam ayıp olur diye düşünüyorum. Zira önümde duran, günümüzde ülkemizin sahiplendiği ama geçmişte Osmanlı’nın kullandığı ay yıldızlı bayrak. Duygulanmamın nedeni bayrak mayrak değil elbette ki. Zira ay ve yıldız sembolü, buluntular içerisinde ilk kez MÖ 300’lerdeki Helenistik sikkelerde görünür. Daha sonra Doğu Roma olarak ayrılacak olan Bizans İmparatorluğu topraklarında 1. yy ve sonrasından kalan bir çok ay yıldızlı sikke mevcuttur. İslamiyet’e bu eski Roma sembolünün geçişi 14. yüzyıldadır. Osmanlılardaki kullanım ise III. Mustafa zamanında başlamıştır (1757 sonrası), ancak Osmanlı İmparatorluğunun resmi bayrağı olması 1844 yılını bulur.

Uranapolis sikkesi, MÖ 300 (buluntu yeri Yunanistan)

Bir insan neden yanında bayrak taşır? Bu bir aidiyet göstergesi değil de nedir? 1914’te, şu an Lübnan dediğimiz topraklarda da “ne olacak bu Osmanlı’nın hali” tartışması vardı büyük felaket öncesinde İstanbul’daki Ermeni aydınları arasında da. Osmanlı, son yıllarına kadar Roma İmparatorluğu’nun devamı gibi davranıyordu. O yüzden tebaasında milliyetçilik akımları çok geç tarihlerde ortaya çıkmıştı ve o da kafamıza yediğimiz propagandaların aksine bir çok gayri Müslim’de olamayan bir kavramdı. Süryaniler de, Lazlar da, Ermeniler de, Safaradlar da, herkes kendisini Osmanlının bir ferdi olarak görüyordu.

Bizans (Doğu Roma) sikkesi

Neyse, evraklara geçiyorum. Üzerlerinde Osmanlıca yazılar var. “Bunları tarayıp bana yollayın, birini bulup okutmaya çalışacağım” diyorum, “ama söz veremem, zira el yazısını okumak ayrı bir maharet diyorlar.”

“Bizim için önemli olan, köklerimizi bilmek, bir tek isim bile yeter.”

Şimdi daha şanslıyım zira karşımda Latin harfleri ile yazılmış bir belge var. Onu okuyup tercüme ediyorum.

Süryaniler kadim Asur uygarlığından gelir. Kendilerini Arami olarak adlandırır ve halen Aramice yani Asurca konuşurlar. Kendilerine özgü alfabeleri vardır. Hıristiyanlığı ilk kabul eden milletlerdendir. Hıristiyanlıktaki gelişmiş kayıt sistemlerinden, önceki ve şimdiki nüfuslarını bilmemiz mümkün oluyor. Bu şekilde I. Dünya Savaşı sırasında topraklarımızda yaşayan Süryani nüfusunun yüzde doksanına yakınının şu an topraklarımızda olmadığını görebiliyoruz ki bu oran içindeki yüzde yetmişine yakının ise öldüğünün/öldürüldüğünün takibini yapabiliriz.

Şu an ülkemizde yirmi beş bin civarında Süryani kaldı.

Aramiler bu kıyımın adına Seyfo diyor. Seyfo kılıç demek. Kılıçla insan kesilir.

Soykırım suçu neydi?

Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:

(a) Gruba mensup olanların öldürülmesi,
(b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi,
(c) Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek,
(d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler almak,
(e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek,

Şimdi de şu haberi okuduktan sonra

Mardin’de Süryanilere ait çok sayıda Kilise, Manastır, Mezarlık ve Arazi Diyanet’e Devredildi

(c) maddesine tekrar göz atalım.

Yanlış hatırlamıyorsam hukukumuzda suç tekrarı diye bir şey vardı. Bir de suçu ve suçluyu övmek.

Bilemiyorum…

 

 

Dipnotlar:

[1] Jean-Paul Sartre’dan alıntı.

[2] http://gezenti.biz/mongol-yurdu-mogolistan-2/

[3] Rus Çarı I. Nikolay

[4] http://gezenti.biz/sakli-cennet-paraguay/

[5] bkz. http://gezenti.biz/yalanlar-kenti-buenos-aires/

Yanıtla