KIBIN NASIL YAPILIR?

Alp ASLAN

Ruh hastası olduğundan şüphelendiğim iki arkadaşım Ülke ve Ulaş, Litvanya ziyaretimden söz ettiğim zaman, yıllar önce bir TV programında[1] izlemiş ve keza oradan öğrenmiş oldukları “Kıbın” tarifini ezbere okumaya başladılar. Karay (veya Karaim) Türkçesiyle verilen bu tariften anladığım kadarıyla Kıbın denen hamur işi bir çeşit çibörek olmalıydı. Öyleyse neden Litvanya’ya bir ziyarette daha bulunmuyoruz dedim kendi kendime, hem Kıbın yeriz, hem de binlerce kilometre ötedeki dildaşlarımızla sohbet ederiz.

kıbın

Kendi kendime konuşmalarımda bazen ses düzeyini iyi ayarlayamadığım için Ülke durumu çakozluyor ve derhal yoldaşım oluyor.

Vilniyus’tan kiraladığımız arabayla Karaim’lerin konuşlandığı Trakay’a doğru yollanıyoruz. Yolda da ne kadar otostopçu varsa toplamak suretiyle “Halka hizmet Hakka hizmettir” sloganını da şiar ediniyoruz. Maksat halkın nabzını tutmak aslında… Neyse ki elemanlar konuşkan çıkıyor, onlar anlattıkça Kaunas halkının milliyetçi doğasından dolayı yavşaklardan oluştuğunu, Vilnius’un insanının süpersonik özelliklerini ve Klaypeda’nın kızlarının arkadaş canlısı olduğunu kısa zamanda öğreniyoruz.

İlk durağımız Yahudi soykırımı için dikilen anıt, elbette ki Karaim Türkleri de Musevi oldukları için, Hitler her ne kadar Türklerin ari ırk olduğunu iddia etse de, soykırıma uğramışlardı.

anıt1              anıt2

Bu, belki başka bir yazının konusu ama kısaca değinmekte yarar var: yaklaşık olarak 600 ve 1048 yılları arasında hüküm sürmüş olan Hazar İmparatorluğu’nda yaşayan halkların çoğu Çuvaşça veya Kıpçakça olduğu düşünülen Türk lehçesi konuşmaktaydı. Hazar Kağan’ı zamanın diğer güçlerinin, yani Bizans ve Araplar’da egemen olan Hıristiyan ve İslam kültürlerinin etkisine girmemek için 740 yılında Musevi inancını benimsemişti. Karaimlerin de Hazarlar’a dayandığı iddia edilmektedir (Bazı kaynaklar yalnızca Karaimler’in değil bütün Aşkenaziler’in –Doğu Avrupa Yahudileri- dağılan Hazar İmparatorluğu halkları olduğunu ileri sürer[2]). Ancak bir başka iddiaya göre Karaim dini kanunları 7. yüzyılda Irak halifeliğinin doğusunda, Basralı Anan Ben Davud tarafından belirlenmiştir.

İkinci durağımız Trakay kalesi. Fotoğrafta görülen kale size de çocukluk zamanlarından hatırladığımız şövalye, prenses ve ejderha üçlüsünün hikayelerini anımsatmıyor mu? İşte o hikayeler Orta Çağın Litvanya-Polonya devletinde geçmektedir.

kale

Daha sonra hem biraz bilgi almak, hem de Karaimlerin nerede bulunduğunu sormak için turizm ofisine gidiyoruz. Birçok kez örneğini gördüğümüz üzere bizi bilgilendirmesi gereken görevli kızımız bizden bilgi almaya çalışıyor. Bari Karaim Müzesine gidelim, orada belki bir ipucu buluruz diye düşünüyoruz yerel halkla ilgili. Mamafih, müzenin kapısı duvar. Görevli belki gelir umuduyla orada bulunan yaşlıca bir gavur çiftle kapının önündeki yazıları okumaya başlıyoruz. Çiftin Türkçe yazıları okuyup anlamaya çalışması bizi işkillendiriyor. Dolayısı ile onlara direkman “Yoksa Alman filan mısınız?” diye sormadan edemiyoruz. Yanıtlarını gülümseyerek veriyorlar: “Kroyzberg[3]’de Türkçe bilmeden yaşamak zor.” İnsanımızın asimile olmamasındaki inada sevinelim mi, yoksa başka kültürlere karşı bu kadar sert bir duruşa sahip olmalarına kızalım mı bilemeden, yarı mahcup yarı çakalsı duygularımızla sırıtıyoruz.

müze

Biz sırıtaduralım o sırada görevli teyze damlıyor ve hayal kırıklığı: Karaim Müze görevlisi Rus babuşkadan başka bir şey değil ve müzenin içindekiler kalede bulunan Karaim eşyalarından çok daha az.

Son çare olarak, açlığımızın da bize yol göstermesiyle koşarcasına Kıbın Restoran’ına gidiyoruz ve ikinci hayal kırıklığını yaşıyoruz. Çalışanların hepsi Rus! Neyse ki mönüde Karaim Türkçesi var da Karaimler’in en azından dilsel varlığının göstergesi bizim şizofrenik paranoyalarımızı bir nebze olsun dindiriyor.

P1060393 P1060394 P1060395

Özellikle “sarma” ve “dolma” ayrımının doğru bir biçimde yapılması dikkatimizi çekiyor. Zira yurdumuzun kimi şuursuz yerlerinde sarmaya dolma denebilirken, Yunanistan ve diğer Balkan ülkelerinde sarma tanımı kullanılmamaktadır, sarmaya dolma denilmektedir. Atalarımızdan olan Türkler elbette ki Anadolu’ya geldikten sonra bir çok şey öğrenmiştir ama bu kesinlikle demek değildir ki Anadolu kültürüne veya mutfağına bir katkıda bulunmamış olsun.

P1060396 P1060398 P1060401

Pastırma ve sucuğun aynı adla anılıyor olması ve yufka açma yönteminin bütün dildaşlarımız tarafından benimsenmesi ise ‘yemeklerimizin tarihsel yolculuğu’ adlı bir başka yazıda işlenebilir gibime geliyor.

Herşey bir yana, başka diyarlarda kendi anadilinde anlaşabileceğin insanları bulmak çok farklı bir duygu: şaşırma, sevinme, gurur karmaşası belki… tanımlaması zor. Ve en güzeli de bu insanların Musevilik, Hıristiyanlık, Şamanizm, Tengricilik, Budizm gibi çeşitlli inançlara sahip olması karşısında: ‘işte bu bizim zenginliğimiz’ diyebilmek.



[1] http://www.youtube.com/watch?v=zPU6Z9NsGNU

[2] Arthur Koestler, Onüçüncü Kabile, Say yay.

[3] Berlin’de bulunan ünlü Türk-Punk-Anarko mahallesi, Kreuzberg diye yazılır.

Yanıtla