KARS DOSYASI

Alp ASLAN

SÜRREAL BİR OLTU YOLCULUĞU

Kars’a vardığımda kadim dostum Mert beni arabayla karşılamaya gelmişti. Kars kalesinde çay-kahve içerken Oltu’ya hafta sonu gitme isteğimden bahsetmiştim. Zira Oltu yolu olsun, tesbihi olsun, cağ kebabı olsun bende ayrı bir lezzet duygusu bırakmıştı. Mert ise potu gördü ve artırdı: şimdi değilse ne zaman?

Ayağımın tozuyla geldiğim Kars’tan bir saat içinde ayrılmıştım. Zaten hayat, kimi zaman kendimizi dalgalarına bırakmak durumunda olduğumuz bir macera nehri değil midir? Sohbet ede ede giderken yolculuğumuz kah ineklerin yola dik resmi geçidi, kah kafamızın üzerinden uçan bir şahinin göz alıcılığı, kah ilerdeki bir tilki kıpırtısı mı o heyecanıyla kesiliyordu.

oltuy1

Böyle eğlenceli bir biçimde yolu eritmeye çalışırken ilginç olayların başlangıcı sayılan durumun birazdan gerçekleşeceğinden bihaberdik elbette. İleride, elinde asasıyla çoban bir amca eliyle ‘dur dur’ işareti yaparak otostop çekiyordu. Önümüzdeki araba pas geçince frene basıyoruz.
Ben arka koltuğa çeki düzen verirken amca önce ön sonra arka kapıya daha sonra tekrar ön kapıya yöneliyor. Bir odaklanma sıkıntısı çektiği belli. Camı açıyorum atlasana demek için. Cigaranız var mı diyor, bizde de hoş bir şaşkınlık beliriyor bunun üzerine. Mert iki tane sigarayı uzatırken ben hayranlıkla ‘şimdi sen sigara istemek için mi bizi durdurdun?’ diyorum. Gözler yalan söylemez, hele odaklama güçlüğü çekiyorsa: ‘arkadaş var da, bize cigara lazım’ diye eliyle bir yandan arkayı gösteriyor bir yandan da ünlü parmakla sarma işaretine benzer bir şeyler yapıyor. Ortamda belli ki fena halde cigaratörizm dönüyor. Eh, ne yapsın adamlar, sabahtan akşama kadar davar güt nereye kadar?

Üflenti amcaları arkamızda kahkahalarla bıraktıktan sonra orman, nehir ve tepelerin buluştuğu nefis alana ulaşıyoruz. Mert aracı durdurup bagajdan bir torba çıkartıyor. Ben hafiften çöğürdetmeye başlarken bir de bakıyorum ki eleman nehre ağ atıyor. N’oluyor filan demeye kalmadan ağı çekip bir iki ufak balık çıkartıyor içinden. Sonra da balıkları sevip okşayıp geri nehre yolluyor. Millet deliye muhtaç, biz akıllıya.

P1050956
P1050965

Oltu’ya varınca ilk uğrak yerimiz Cağ Kebapçısı. Ama şanssızlıktan ve de geç kalmaktan esnafın uğrak yeri olan mekanımızda kebap çok az. Usta özürler diliyor, olsun diyoruz, 3TL’ye bu muhteşem tadı aldık ya, o bile yeter.

İkinci durak Tesbihçiler Hanı elbette. Yüzlerce nefis işlemeli tesbihleri görünce aptallıyoruz. Alışveriş kültür(süzlüğ)ümüz olmadığı için de olayı kısa kesmeye çabalıyoruz. Bu arada bir önceki gelişimde gezemediğim kale açık mı diye soruyorum esnafa. İçimde ukte kalmıştı. İlginç bir şekilde kalenin sadece cumaları belli saatlerde açık olduğu bilgisi geliyor. Hele bugün resmi tatil, zor diyorlar.
Ama bunlar beni yıldıramaz elbette. Anadolu insanı uzaktan gelene her zaman yardımcı olur bilgimden yola çıkarak Belediye’ye giriyoruz. İn cin top atıyor kapı açık olmasına karşın. Tam çıktığımızda bir tane zabıta geliyor. Böyleyken böyle diyorum, Kars’tan geldik; ama aslında Ankara’dan. Zabıta ‘başım üstüne’ diyor, ‘ben sizi gezdiririm ama önce kalenin anahtarını almamız gerek’. Anahtarı almaya giderken, bir anda nasıl ikna olduysak kendimizi zabıtanın komiseri ve Jeoloji öğrencisi bir kız arkadaşla üst üste 30 tane çay içerken buluyoruz birden. Oltu neticede bir Erzurum değil. Geçen haftalarda Erzurum çarşısında el ele tutuşan karı-kocaya saldırdıklarını hatırlayıp Erzurum hakkında atıp tutmaya başlıyorum aramızda artan samimiyetten gaz alarak: ‘Sizin Cağ Kebabına orda Tortum kebabı diyorlar, sizi pek sevmiyorlar galiba.’ Aslında maksat hinlik olsun, halkın arasına nifak tohumu sokmak olsun, kısaca muhabbet olsun; yani niyet kötü değil.

Coşuyor insanlar tabii bu tahrikler karşısında: ‘Hiç olur mu? Oltu Cağ kebabı tescilli markamızdır.’ ‘Zaten biz eskiden ayrı bir devlettik(?)’ ‘Kalemizde Cenevizliler dahil bir çok farklı uygarlık yaşamıştır.’ ‘Kilisemiz Ermenilerden kalma, keşke onarılsa.’
Bu kadar çoşkudan sonra zabıtaların güvenini tam anlamıyla kazanmış olacağız ki bize kalenin anahtarını verip, ‘aman çıkarken kilitlemeyi unutmayın’ diye tembihliyorlar. Biz ‘nasıl yani, bu ne lan?’ demeye kalmadan da ekliyorlar, ‘içeride birileri varsa da ellemeyin, üstlerinden kilitleyebilirsiniz, onlar kendileri çıkar.’

P1050967

Kaleye giderken kafamızda bir deniz uygarlığı olan Cenevizlilerin buraya nasıl geldiği ve ne yaptığı sorusu vardı ama daha da önemlisi, Cenüb-i Garb Kars Devletini biliyorduk ama, Oltu’da kurulan devletle ilgili bir fikrimiz yoktu. O da bir başka yazının hikayesi olsun.
Kale ise muhtemelen Urartu zamanından kalma. Tarih boyunca Anadolu’da yaşamış ne kadar toplum varsa onlara ev sahipliği yapmış olmalı. Yeterli kazı yapılmadığından yıkılmaya yüz tutmuş.

P1050971

Dönüşte ilginç bir bilgi daha edindik. İleride Narman yakınlarında peribacaları varmış! Tek farkı kırmızı olmalarıymış. Derhal rotayı değiştirip Narman yoluna vuruyoruz.

P1050995

Kapadokya’yı çok iyi bilen bizler için burası peribacaları gibi değil kesinlikle, bambaşka ve yine muhteşem bir oluşum. Sanki Lovecraft’ın hayalindeki mekanların birini andırıyor, ya da bana öyle geldi. Bu enfes yerde dolanırken ileride yamaca tırmanan bir keklik görüyoruz, bildiğin yürüyor hayvan. Bir tane de tilki. Her tür aleme girdik sadece hayvanlar alemine giremedik diye hayıflanıyorum kendi kendime.

P1060001

Dönüşte rotayı iyice değiştirip Horasan-Sarıkamış yoluna yöneliyoruz. Biraz ileride ağaçların üzerinde 30 kadar yırtıcı kuş var. Arabadan inince dağılıveriyorlar. Kuş bilgimiz kısıtlı olduğundan dürbünle bakıp ne olduklarını anlamaya çalışıyoruz ama nafile. Tekrar vuruyoruz yola. Yine muhteşem manzaralar eşliğinde giderken aklımızda boğaz kuruluğumuz var. Ama ne yazık ki Sarıkamış’a kadar tekel bayii bulmak mümkün değil. Kars’ın gözünü seveyim.

P1060009

Mert yine parlak fikirlerinden birini salıyor ortaya Sarıkamış’a yaklaşırken: ‘Çöplüğe gidelim!’ ‘Ne yapacağız orada, çöplenecek miyiz?’ diye soruyorum. ‘Ayılar geliyormuş akşamları’ diyor. Derhal biraları alıp çöplüğe tırmanıyoruz (arabayla tabii).
Gider gitmez bir tane hayvan toz oluyor, muhtemelen tilki. Ama ilerideki cüsseli eleman parlayan gözlerini bize dikip uzun uzun süzüyor. Yol berbat olduğu için yanına kadar gidemiyoruz ama elemanın maşallahı var gibi.

Geriye dönüp orayı kolaçan edelim diyerek biraz daha geriye sürüyoruz. Arabanın güneşliğini açıp arkamızda kalan elemana doğru feneri tutuyoruz ki o da ne, ‘güroaaar’ diye bir sesin aracın önünden gelmesiye bir anda kesif bir koku yayılmaya başlıyor aracın içine. Sanırım çöp kokusu. Neyse, biz salak salak arkamıza bakarken meğersem hayvanlar önümüzdeymiş. Allahtan hiç bir hayvan durduk yere saldırmıyor. Abinin veya ablanın uyarısını dikkate alıp sessizce izlemeye başlıyoruz bu muhteşem yaratıkları. Biralar bitince de Kars’a doğru uzuyoruz.

Kars’ta maceralar bitmiyor ama, bitmez de…

Yanıtla