KAMBOÇYA’DA FUTBOL VE PAVYON ORTAMLARI

  Phnom-Penh, 2009 Yazı

Alp ASLAN

A. FUTBOL KARDEŞLİKTİR

Yağmurun dinmesiyle güneş yüzünü göstermeye başlıyor. Havanın kararmasına ise daha bir kaç saat var. Lanet olası tuk-tukçuların[1] miyavlamalarına aldırmaksızın kaldığım otelden Bağımsızlık Anıtına doğru yapacağım yürüyüşe başlıyorum.

5

Anıtın arkasındaki büyük bulvarın ortası yayalar için dinlenme ve yürüme yerleri olarak tasarlanmış. Ortalık cıvıl cıvıl. Dağılan bulutlar yeniden toparlanma gayreti içinde, ıslanmaktan hoşlanmasam da yürüyüşü uzatma isteğim var. Bu istekle biraz daha ilerleyince karşıma futbol oynayan gençler çıkıyor. Futbol tanrısı yine yüzüme mi güldü nedir? Hemen kenardaki banka konuşlanıp oyunu seyre dalıyorum.

Oyunda ilk dikkatimi çeken şey, top yerine kullandıkları hasırdan örülmüş, oldukça küçük boyutlu ve içinde hava muhteva etmeyen garip bir oluşum. Gençler bu cisimle oynarken zorluk çekmiyor, çıplak ayaklarıyla beton zeminin üzerinde oldukça kıvrak hareketler yapıyor. Bana yabancı gelen bu oyun karşısında biraz daha gözlem yaparak müdahil olup olmama isteğimi tartmaya çalışıyorum.

Ne yazık ki on dakika sonra oyuna dahil olma hevesim kursağımda kalıyor. En iyi ihtimalle, gençlerin ayak parmağımı kırma riskini göz önüne alarak yürüyüşüme devam etme kararı alıyorum. Biraz ilerideki meydanda müzik eşliğinde tai-chi ve aerobik karışımı jimnastik yapan neşeli bir kitle selamlıyor beni. Gencecik kızlar-oğlanlar dondurmalarını yiyerek gülüyor, eğleniyorlar. Bu pozitif enerji ortamı biraz ötedeki çimlerin üzerinde gerçek bir futbol topu ile oynayan iki kişiyi görmemle daha da renkleniyor.

1

Hemen yanaşıp selam veriyorum, elleriyle kop da gel işaretini alınca yalınayak müdahil oluyorum olaya. Top sektirme, topuk pası, tek pas, havadan gelen topu lakayt bir biçimde istop etme, orta-kafa gibi evrensel oyunları topluca icra ediyoruz. Elemanlar tipim ve taktiğimden kıllanıp nereli olduğumu soruyorlar, tahmin edin diyorum ama elbette ki nah tahmin ediyorlar. Sorma sırası bana geçince onlar da soruya soruyla karşılık vererek benim tahmin etmemi istiyorlar. Birisi alenen Khmer diğeri ise Arapçada siyahi anlamına gelen zenci. ‘Sen buralısın sen de Afrikalısın’ diye sırıtıyorum, ‘içindensindir değil mi?’

‘Siyarlon’ gibi bir şey söylüyor. “O ne lan?” şeklinde verdiğim ilk tepkimden sonra Türkçesi olmayan bir sürü ülke gibi Sierra Leone diye bildiğimiz ülkeyi heceliyor ve orayı bilip bilmediğimi soruyor. Aklıma Kanlı Elmas filmi geliyor hemen; gözümün önüne yok edilmeye çalışılan koca bir kıta, sömürünün, açlığın, sefaletin, savaşın, hastalıkların ve bütün bunlara sebep olan, orayı pis işlerini yaptıkları bir laboratuvara çeviren eski sömürgeci, emperyalist kapitalizmin ülkeleri geliyor…

4

O anda düşüncelerim kafama gelen topla değil, üzerimize bardaktan boşanırcasına inen yağmurla kesiliyor. Hemen koşarak kaçıyoruz, zira yağmur hızla, bardaktan kova, sonra da tanker halini alarak suyu boşaltmaya devam ediyor. Yavşak bulutlar biz top oynarken birikmiş olmalı. Zamanlama manidar. Hemen bir saçağın altına sığınıyoruz.

Çakan şimşeğe müteakiben gelen gök gürültüsü, küçük bir çocukken ateist amcalarımın zikrettikleri ve yıllardır anlamını çözemediğim ‘yukarıda kapıcı kazan yuvarlıyor‘ absürd-sürreal sözünü aklıma getiriyor, istençsizce gülmeye başlıyorum. Zenci eleman da kendi kendime güldüğümü görünce hafif çatlak olduğuma kanaat getirip, beni kendisine yakın hissediyor olmalı ki bana bir cigara uzatıp bütün hayatını anlatmaya başlıyor. Yağmur dinerken ‘bana müsaade’ diyorum. ‘Valla bırakmam’ diyor, ‘akşama bir yerlerde buluşalım, kız arkadaşımı da tanıştırırım hem.’

Otelde, hastası olduğum Japon biralarından yüklenmeye başlıyorum ıslak elbiseleri değiştirirken. Sonra da otel ahalisiyle üç beş laflarken, orada ahbap olduğum Sih asıllı ABD vatandaşı Jassi damlayarak akşamki planımı soruyor. Durumu kısaca geçip, isterse bize katılabileceğini söylüyorum. Bir süre sonra da buluşmaya gidiyorum.

Elemanın kız arkadaşı Birleşmiş Milletlerde hukukçuluk yapan bir Kanadalı. Burada Kızıl Khmerlerle[2] ilgili davalarda gözlemci olarak görev alıyormuş. Sorularımla onu bunaltınca, kimi eski Kızıl Khmer üyelerinin davalarda savcı, hatta hakim olarak görev aldıklarını söylüyor. Bu durum beni elbette ki şaşırtmıyor. RAF’ın[3] davasına bakan savcı da eski bir Nazi subayıydı.[4] Sistem bir geri dönüşüm aracı olarak her zaman kadrolu katillerini, bekçi köpeklerini kendi pis işlerini yaptırmakta kullanmıştır, kullanacaktır da.

Neyse, biraz daha kafasını şişirince kadıncağız yorgun olduğunu söyleyip, iznini istiyor. O ayrılır ayrılmaz da alkol aldığı her halinden belli olan Jassi sırıtarak kapıda beliriyor. Eh, biz de ortamı üçleyince alemlere akmaya karar veriyoruz.

B. PAVYON DAYANIŞMADIR

Zırva bir fıkra başlangıcı gibi; bir Afrikalı, bir Sih, bir de Türk pavyona gitmeye karar verirler… “Eee? Nereye gençler?” diye soruyorum.

İkisi de ortamı benden daha iyi bildikleri için önce tekne-bara gitmeyi teklif ediyorlar. Tekno değil, bildiğimiz tekneyi barımsı bir hale dönüştürmüşler. Yanar döner ışıklarla tam bir leş ortamı. İçeride bir sürü seks işçisi kaynıyor. Birer bira içip çıkıyoruz.

Daha sonra alemin en ünlü mekanı Candy Bar’a uzuyoruz. İçeri girer girmez bir alkış, bir kıyamet! Islıklar filan. Daha önceden olaydan[5] haberdardım ama yine de böyle absürt bir durumla karşılaşınca insan, erkek bile olsa utanıyor.

On kadar kızcağız bizimle ilgilenmek üzere masamıza oturmak istiyor. Hepsini oturtup ne içmek istediklerini soruyorum, “içkiler benden tabii”. Bana inanmaz gözlerle bakıp “Nasıl yani, sen hepimize içki mi ısmarlamak istiyorsun?” diye soruyorlar. “Elbette! Bizim oralarda (Ankara) adet böyledir.”

Yanıtım onları hem şaşırtmış hem de onlara biraz güven vermiş olmalıydı ki “Ne istersek mi?” sorusu geliyor akabinde. Olumlu yanıtım ikinci bir infiale neden oluyor. Zira oraya gelen racon bilmez Amerikalı-Avrupalı; bir dolara viskimi içip, kızlara da beleş konsomasyon yaptırayım, aman bahşiş de vermeyim, bir kadeh içkiyi bile onlara çok göreyim kafasıyla yaklaştığından bir kez daha haklı tiksintime maruz kalıyorlar.

Kızlar da farklı bir yerlerden geldiğimi hissetmiş olacaklar ki bana nereli olduğumu soruyorlar. Aslında onlara göre batıdan gelen herkes birbirine benziyor, aynı bizdeki çekik gözlü olan herkes Japon’dur mantığı gibi. Bizim ülkeye en yakın olarak bildikleri tek yer Almanya, onun dışı koca bir boşluk.

Bir şey bilmemelerinin nedeni Pol Pot’un yaptığı soykırım. Kızıl Khmerler bir şey bilen, bildiği düşünülen (gözlük takması kitap okuduğundandır) ve diploması olan ne kadar insan varsa direk öldürüyordu. Fakir olanların akıbeti de pek farklı değildi gerçi; onlar da ağır çalışma koşulları altındaki ölüm tarlalarında, ya az çalıştığı için kurşunla, ya da hastalıktan ölüyordu.

Konuyla ilgili John Pilger’ın belgeseli gerçekten yürekleri dağlıyor[6].

Kızıl Khmerlerin yaptığı insanlık dışı eylemler alenen ortadayken, ülkemizde kafa karıştıran Pol Pot sempatizanı bir güruh var ki, bunlara söyleyecek bir şey bulamıyorum[7]. Hiç utanmıyorlar. Daha kötüsü de bunların kuyrukçu tayfası, bildiğiniz beyinisizler!

Khmer-Rouge-Killing-Fields

Bu sırada ‘her kıza benden bir içki’ olayı bar içerisinde hızla duyulmuş olacak ki, masadaki kız sayısı da artmış, ortamın tek lady-boyu da masamıza yanaşmıştı.

Meğerse Jassi pis bir homo-fobikmiş ki bir anda kıza ‘yaklaşma!’ diye bağırıyor.

Masamda gerilim istemediğimden Jassi’ye kızıp: “Lan ne vızıldıyorsun?” diye çıkışıyorum. “Pardon abi ama bana dokunmasın, huylanıyorum.”

“Tamam lan kes tıraşı.” diye herife uyarıda bulunup “Kızım sen de geç şöyle otur bakayım.” diyerek kızı masanın diğer tarafına oturtup, onunla ilgilenmesi için de garsona işaret ediyorum.

Sonra Jassi’ye ‘insan hakları, eşcinsellerin durumu ve anarko-feminizm’ konulu bir brifing veriyorum. Kızlar da konuya alaka gösterince coşup, anlattıkça anlatıyorum. Bu arada kızlar omzuma masaj yapıyor, biri ağzıma üzüm tutuyor, diğeri viski içiriyor. Ben de bu durum karşısında iyice gevşeyince, bir anlık dalgınlığımdan yararlanan Jassi yukarı kata fıyıyor. Eşek oğlu eşek!

Afrikalı eleman da kızın birine yumulmuş. “Ne yapıyorsun it, senin kız arkadaşın yok mu lan?” diye çıkışıyorum buna da, raconumuz üst seviye ya. Utanıp kızı ittiriyor, bir takım saçma el kol hareketi yapıyor. ‘La havle’ çekip yukarı kata çıkıyorum, ‘ne bok yersen ye bana ne?’ diyerek. Bizim masa çok kalabalık olduğundan kızların bir kısmı da yukarı çıkmış, bir tane küçük pizzayı dört tanesi paylaşıyor. ‘E doyuracak mı bu sizi?’ diye soruyorum, kem küm ediyorlar. Garsonu çağırıp yemek sipariş ediyorum, diğer kızları da çağırtıyorum, hepsi birlikte neşe içinde yiyorlar.

Vakit geç oluyor, alkol yükümü de aldım. Bizimkilere işaret ediyorum çıkalım diye. Çıkarken de grubun koruyucu ablası olduğunu öğrendiğim kıza çaktırmadan para veriyorum bir miktar, ‘herkese dağıt’ diye fısıldayarak. Sonra hızlıca dışarı çıkıyorum.

Bizimkilerin gelmesi zaman alıyor. Büyük bir ihtimalle içerideki duygu patlamasından sebeplenmişlerdir. Çıktıklarında şaşkınlık dolu bakışlarla: “Abi kızlar seni çok sevmiş, ama çok” diyorlar.

“Oğlum beni herkes sever” diyorum, “içlerinde kötülük olmayan herkes.”

 

[1] Uzakdoğu’ya özgü, motosikletlerin çektiği küçük römorklu taşıma araçları ve onların her saniye ‘Tuk-tuk Sör’ diyerek insanı bunaltan sürücüleri.

[2] Konuyla ilgili bkz. http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi67/ulas.basar.gezgin.2_67.html

[3] Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu, boyalı basının Baader-Meinhof diye adlandırdığı örgüt.

[4] Konuyla ilgili Yıldırım Türker’in http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=1740 güzel bir yazısı.

[5] Bkz. Uzak Doğu Pavyon Ortamları, Filipinler: http://gezenti.biz/?p=433

[6] http://johnpilger.com/videos/year-zero-the-silent-death-of-cambodia

[7] http://www.turgutbalya.com/?pnum=398&pt=POL+POT+KEND%C4%B0N%C4%B0+ANLATIYOR

Yanıtla