ISE ve BOOKCHIN’LE TANIŞMA

Yıllar önce komün kurmak, doğal tarım yapmak, doğayla iç içe yaşamak gibi soylu amaçlarım vardı. İşte bu yıllarda amaç aracı haklı kılar diyerek, eski Stalinci, eski anarşist, sonradan çevreci ve daha sonra garip bir şeyci ve şu an rahmetli olan Muray Bookchin’in kurduğu Institute for Social Ecology’ye bir e-posta gönderiyorum. Mesajımda kısaca diyorum ki “kardeşim ben anarşistim, dolaysıyla çulsuzum. Ama beni yaz okulunuza kabul ederseniz bir iki bir şey öğrenir, böylece boş beleş gezen anarşist olmak yerine, vatana millete olmasa da en azından kendine hayrı olan biri haline gelirim.”

Yanlış hatırlamıyorsam ben umudu kestikten bir ay kadar sonra yanıt gelmişti mesajıma. Ana! Ne kadar iyi yapmışım da yazmışım. Zaten onlar da her yıl uluslararası öğrenci kontenjanlarından yabancılara burslu eğitim imkanı tanıyorlarmış. Ve ben de başvuru yapan ender bir kaç kişiden olduğumdan beni değerlendirmeye almışlar, en kısa zamanda haber vereceklermiş.

Olayın üzerinden bir ay kadar daha geçiyor, ne ses ne soluk, ama yanıt geldi ya bana, heyecan içerisindeyim. Dayanamayıp bir posta daha sallıyorum bunlara: “Abicim bizim iş ne oldu? Hayır bir ay geçti ve önümüz yaz, ona göre ayarlama yapmam lazım, bilet vize işleri malumunuz…”

Bu kez yanıt derhal geliyor: “Sizin iş tamam, şu tarihte bekleniyorsunuz. Ancak uçak biletini karşılayamıyoruz. Yatacak yer ve okul masrafları bizden, yemeği karşılama durumunuz nedir?”

Hemen sarılıyorum klavyeye: “Uçak biletini hallederiz de (o kadar da değil), yemek işi kalın gelmesin? Hayır, durumum yok da.”

Yanıt ivedi geliyor: “Gel allah cezanı vermesin gel. Yemek de bizden. Lanet olsun sana adamım!”

 

Niyork’tan Çıktık Yola 

Hemen Niyork’ta yaşayan eski dostlarıma mesaj atıyorum. Böyle böyle bir durum var, adamlara da ayıp olmasın diye soramadım, kalacağım yerde Dünya Kupası’nı izleme imkanım olur mu? Bizimkiler Dünya Kupası maç yayınının kablolu bir kanalda olduğunu ve orada büyük ihtimalle maçları nah izleyeceğimi söylüyor. Buraya gel diyorlar, finalden sonra biz seni Vermont’a atarız, Vermont dediğin nedir ki?

Gerçekten de final maçından sonra üç ahbap çavuş arabaya binip eski günleri yad ederek Vermont’a yollanıyoruz. Yalnız Vermont dediğimiz yer pek de şurası değilmiş. Yolculuk dokuz saat mi ne sürüyor. Boşuna dememişler, işini bilmez çavuşlar, döner götünü avuçlar diye. Benim için hava hoş da elemanlar aynı yoldan geri dönmek durumunda, zira ertesi gün iş başı. Son sözleri Niyork’a geri otobüsle dön! Ulan sanki ben dedim beni buraya getirin diye. Geri zekalılar.

Dağın başında iki tane ahşap ev var. Ortada in cin top atıyor. İlk evin kapısına yönleniyorum, o sırada içeriden bir şey çıkıyor. Donakalıyorum.

Artık ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sanırım “Hi” gibi bir şey duyunca gerçek hayata dönüyorum. “Ben yeni öğrenciyim de” diyorum, “görevliler nerededir?” “Bugün Pazar” diye yanıtlıyor, “kimse yok.” Yine de yardımcı oluyor, beni birilerine götürüyor, onlar birilerini arıyor filan derken, nihayetinde beni tepede, on dakika kadar yürüme mesafesinde olan başka bir ahşap binaya yerleştiriyorlar.

Ottü’lü olduğumdan mütevellit bende İngilizce filan berbat tabii. ‘Do you beer?’ ‘Do you sex?’ gibi temel kalıplar dışında beynimdeki yabancı dil bölümü koca bir boşluk. Zaten sanılanın aksine, bu lanetli Amerikan okulunda iyi İngilizce konuşabilen birileri varsa büyük ihtimalle kolejden gelme zengin bebelerdir. Gerisi zinhar konuşamaz. Gerçi benim daha önce Avrupa görmüşlüğüm ve en az kendim kadar kötü konuşanlarla anlaşmışlığım vardı ama burası anadili İngilizce olan bir ülke ve aksandır, şivedir gırla gidiyor. Ve eski kıtadan çok farklı bir dil dönmesi var ortamda. Su anlamına gelen (okunuş itibariyle) votır yerine vada diyorlar filan. Vada Rusça değil miydi yahu?

Ben de ‘yes’, ‘no’ ve ‘may be’den oluşan yeni bir tür iletişim geliştiriyorum. Soruların gidişatına göre yanıtı seçiyorum. Neyse ki soruların çoğu da yesli nolu sorular. Dil açılması ve aydınlanmayı ise beni götürdükleri bir partide yaşıyorum doğal olarak. Tanrı parti ve alkol verenden razı olsun.

Bir bira ülkesi olan ABD’de o zamanlar bira sudan ucuzdu ve ben de külli miktarda bira içerdim. Okul alanında bir kenarda böyle piizlenirken biri Niyorklu iki kız gelip akşam ne yapacağımı soruyor. Bir planım yok diyorum. Ulan dağın başında ne planı zaten? En yakın kasaba bilmem kaç mil, yürümeye kalksak ayı kapar mazallah. Neyse, akşamleyin, egzotik bir herif geldi köyümüze mantığıyla beni tutup bir ev partisine götürüyor bunlar. Ortam neşeli, ABD’liler de sıcakkanlı. Ben de bir partiboy olmasam da anında kaynaşıveriyorum vatandaşla. Türkiye’nin neresindensin sorusuna itlik olsun diye başkent diye yanıt veriyorum. ABD’lilerin coğrafyası (ki bu tayfa entelektüel olmasına karşın) berbattır, hemen atlayıp ‘İstanbul’ diye sırıtınca, ‘O Osmanlı başkentiydi bebeğim’ yanıtını tokat gibi yapıştırıyorum. Bunlar özür dilemeye de bayılır, ama bende pislik çok: ‘önemli değil’ diyorum, ‘üçüncü dünya ülkelerinde de sizin başkentinizi Niyork zannederler.’

Bu it yaklaşımım ortamdaki itseven bir hanımefendi tarafından sempatik bulunmuş olacak ki kendisiyle koyu bir sohbete dalıyoruz. İşte Amerikan İngilizcesindeki ilk ilerlemem kendisi sayesindedir.

Bu arada dersler acayip sıkıcı (İngilizce olmasının yanı sıra). Meğerse ben Dünya Kupası uğruna asıl ilgimi çeken dersleri kaçırmışım. Burada anlatılanlar kapitlizm, globalizm, anarşizm zart zurt. Yani hakim olduğum konular. Bir yandan da okula ilk geldiğimde gördüğüm şahısla kesişiyorum derste sıkılınca, o da boş değil gibi bana karşı sanki. Teneffüste denk gelip tanışıyoruz. Hoş beşten sonra dansçıyım ben diyor. Ne tür danslar ediyorsun diye soruyorum. Striptiz diyor. Beş saniye kadar boşluğa bel bel bakıyorum. Sonra kendimi toparlayıp biraz anlatsana diye teşvik edici bir tona geçiyorum. Yine geldik bulduk diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Anlatıyor…

Dersler bitince millet sağda solda takılıyor, akşamları da ateş yakılıyor vs. Ama ilginç bir durum gözlüyorum, millet birbirine yazmıyor. Kızlar erkenden uyumaya gidiyor. Ve mesela ben altılık bira aldığımda millete sunuyorum kimse kabul etmiyor, herkes kendi içkisini içiyor, paylaşım sıfır. Bu nasıl anarşizm, çözemiyorum.

Ortam üç dört Kanadalı ve komple ABD’li dolu. Benden başka yabancı ise iki tane Afrikalı eleman. Bir gün ortamda yalnızca biz kalmışız ve ben bunlarla sohbet ederken okulda görevli Thomas geliyor yanımıza. ‘Meşgul müsünüz?’ diye soruyor, ‘yoo’ diyorum kendi adıma. ‘Komuşların heyleri taşınacakmış, yardım eder misiniz?’ diye soruyor. ‘Tabii’ diyerek hep beraber yollanıyoruz. Hey dedikleri de saman balyalarıymış. Akşama kadar bütün heyleri traktörlere yükleyip taşımayı bitiriyoruz. Komşular da bizi akşam yemeğine davet ediyor: şarap, tavuk ve bir takım garip şeyler yiyoruz ama maksat muhabbet olsun.

Okul alanında katıldığım sosyal aktiviteler dışında benim sabit bir yerim var ve Demirbaş Şarl[1] hesabı daima orada oturuyorum. Ben orada otururken de millet bir yerlere giderken beni oradan kaldırıp götürüyor. Ama gruplar farklı farklı olduğundan her seferinde farklı bir grupla takılıyorum. Bir gün sirke gidiyoruz, bir gün çıplak yüzmeye, bir gün dansa götürüyorlar derken günler günleri kovalıyor…

Hayvansız Sirk

Bir akşam ise Bookchin’in evine davetliyiz. Hemen beni tanıştırıyorlar, el sıkışırken ne diyeceğimi bilemediğimden ‘yoldaşlardan selam getirdim’ diyorum havalı olsun diye. ‘Artık anarşist değilim ki’ diyor Bookchin. ‘Komünalistim!’ O ne a… demek olmaz ben de ‘harika, şahane’ diyorum. Dolayısıyla anında gıcıklaşıveriyoruz. Konuyu dağıtmak için bana Türkçe basılmış kitaplarını gösteriyor, ben de keriz değilim tabii, hemen bunlardan birini çantamdan çıkartıp imzalatıyorum ve gerginlik bir nebze olsun dağılıyor.

Sonra bu bize Felsefenin Temel İlkeleri[2]‘i giriş bölümünü anlatmaya başlıyor. Aklına gelemeyen isimleri filan hep ben söylüyorum. Yine gıcıklaşıyoruz. Bir yandan da benim dansçıya ‘herifin milyon tane kitabı var, zaten bunun bir ayağı çukurda, şurdan gözüne kestridiğin bir iki tanesini indirek’ diyorum, gülüyor ama oralı olmuyor. Suç ortağım olmadan da bu riske girmem açıkçası. Eli boş dönüyoruz oradan.

Kukla Ortamı

Neyse günler kah sakin, kah huzurlu, kah maceralı devam ederken bir gün yine bira yüklenip benim dansçı ile sohbet ederken Thomas yine damlıyor. ‘Alp sana bir mektup var.’ Ne mektubu lan? Üzerinde Alp’e dışında bir şey yazmayan beyaz bir zarf, garipseyerek içini açıyorum. İçinden 25 dolarlık bir çek çıkıyor. Anlamsız gözlerle Thomas’a bakıyorum. Thomas da bu mallığım karşısında ‘abi geçen gün komşuya yardım etmiştiniz ya, onun karşılığı olarak…’ diyor, bende sigortalar atıyor. Yanımdakiyse ‘Ooo 25 kaat, hemen yiyelim’ diye tepki veriyor. Bense bunu kolundan tutup komşuya götürüyorum. Hayır, anlatamazsam yardımcı olsun bana diye. Zira beni en çok anlayan bu ortamda O.

Komşuya gidip diyorum ki, ‘bakın ben size komşuluk hatırından dolayı yardım ettim, para için yapmadım. Siz de benimle yemeğinizi paylaştınız, eh bu da bana yetti. Lütfen çeki geri alın’ diyerek çeki geri veriyorum.’ Yanımdaki dahil şaşkınca bakakalıyorlar.

Ertesi günün akşamı da genel toplantı var. Yuvarlak yapıp oturuluyor ve herkes bir sıkıntısı, bir önerisi varsa onu dile getiriyor. Neyse, millet öyledir, böyledir diye boş beleş konuşurken sıra bana geliyor. Konuşmaya başlıyorum:

“Berbat İngilizcemden dolayı kusura bakmayın. Her şey için minnettarım, herkese teşekkür ediyorum. Ama bir kaç hususu da paylaşmak isterim. Burası anarşist bir yer ama paylaşım hiç yok. Yerlilerinizin dediği gibi almak kadar vermek de önemlidir, verdim demeden vermek. İnsanlar aşırı derecede kapanık, benden başka herkesle iletişimde olan kimse yok.” diye giriş yaparak geçen gün komşularla başımdan geçen hikayeyi, yardım karşılığı kabul etmediğim çeki filan anlatıyorum ve ekliyorum: “beni daha iyi anlamanız için ülkemde anlatılan bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Dünyanın en eski medeniyetleri bizde olduğundan her yerde arkeolojik kazılar yapılır. Bunların çoğu da yabancı arkeologlardır. Bir gün yine yabancı bir arkeolog, şoförü ve cipiyle arazide dolanırken yaşlı bir köylüye rastlar. Köylünün sırtında bir eşek yükü odun vardır. Bu odunları ne yapacağını şoföre sordurur, köylü de pazara satmaya götürdüğünü söyler.

Arkeolog adama acır ve kaç paraysa alacağını söyler. Adam şu kadar der, parasını alır ve odunları yere yıkar. Ve bekler. Arkeolog adama neden beklediğini sorar. Yaşlı adam odunları araca yüklemeyecek misiniz der.

Arkeolog hayır diye yanıtlar, ben bunu sana yardım etmek için almıştım. Yaşlı adam parasını arkeoloğa geri verir, odunları sırtına geri yükler:

‘Ben bu odunları para için değil, insanların ihtiyacı olduğu için satıyorum’ der ve gider.”

Sessizlik. Derin bir sessizlik. Yanımda oturan hocalardan birisi kulağıma ‘teşekkür ederim’ diye fısıldıyor.

“Teşekkür ederim!”

 

***

[1] Osmanlı zamanında İstanbul’a çöken İsveç Kralı

[2] Solculuğun temel kitaplarındandır.

Yanıtla