GÜNEY AMERİKA’DAKİ FUTBOL HAYATI(M)

Buenos Aires

Buenos Aires’te yerleşik hayata geçince bir pazar kendimi sokağa atıyorum. Amacım futbol ortamlarına akmak. Şimdi bu biraz saçma görünüyor olsa da bir çok ülkede çalışan bir sistemdir. Forma giymiş birilerini takip edersiniz, onlar da sizi direk sahaya götürür. Yine aynen böyle oldu! İleride iki tane formalı genç görüyorum ve uzaktan takibe başlıyorum. On dakika yürüyüşten sonra bir de ne göreyim. Dışardan zinhar belli olmayan kocaman bir halı saha kompleksi varmış beş altı blok ötede.

Ortalık civcivli. Arjantin için tam bir futbol ülkesidir tabirini rahatça kullanabilirim. Bütün sahalar dolu. Hatta bir kaçında turnuva yapılıyor, böyle hakemli filan. Bazı sahalarda genç kızlar oynuyor. Hava top oynamaya son derece müsait. Biraz dolandıktan sonra tesislere giriyorum. O sıralarda süper kötü olan İspanyolcamla ‘ülkeye yeni düştüm, acaba kanalize olabileceğim bir ortam var mı?’ diye soruyorum. Adam bir kağıt kalem çıkartıp o sihirli sözcüğü yazıyor ‘BAFA!’ ‘bunları facebook veya internetten bul, ulaş, derdine derman olurlar’ diyor.

Koşarak gidip bilgisayara BAFA yazıyorum: Buenos Aires Football Amigos, yani Buenos Aires Futbol Ahbapları. Ne ala. Derhal facebooktaki sitelerine üyelik isteği yolluyorum. Bir de sayfalarından e-posta adreslerini bulup mesaj atıyorum. Yanıt biraz gecikmeyle de olsa geliyor. Kabul edildim!

Bir İngiliz, bir de ABD’linin kurduğu bu geniş katılımlı organizasyon müthiş bir biçimde kurgulanmış. İnternet sayfasından maç saatini ve sahayı seçiyorsun, eğer yer varsa direk adını yazıp o maça kaydoluyorsun. Eğer gitmezsen cezası var. İki saat öncesine kadar gidip gitmeme durumunu söyleyebiliyorsun. Bu satış olayına ceza verilmesi çok önemli, zira organizasyondaki Avrupalılar pek değil ama Arjantinliler o kadar lakayt bir toplumdur ki, randevularına vaktinde gelmedikleri yetmiyormuş gibi hiç gelmedikleri de sık görülen bir durumdur[1].

İlk maçıma kadın-erkek karışık takımda çıkayım diyorum, çok zorlamak istemiyorum kendimi ama tam bir ahmaklıkmış bu yaptığım. Normalin iki katı koşmak durumunda kalıyorum. Sonra erkek grubuna dahil oluyorum. Uzun bir süre değişik insanlarla oynuyorum (neler gördüm neler) ama daha sonra sabitlediğim salı ve perşembeleri futbol anlayışıma uymayan tipleri eliyorum ve kısa zamanda müthiş bir takım oluşturuyoruz. İsteyen istediği kadroya girebiliyor ama bizim kemik kadro belli: benle beraber bir Arjantinli, bir İngiliz, bir de Kolombiyalı ile enfes maçlar döndürüyoruz. Arada turnuvalar bile oluyor. Mutluluğu böyle tanımlayabilirim: yeşil sahada olmak.

Ne BOCA ne PLATE, RACING CLUB!

Arjantin’de olup da bir Boca maçına veya River Plate maçına gitmemek olmaz değil mi? Olur, bence olur. Boca desen güya fakir takımı diye bilinir. Adamlar endüstriyel futbol işine girmiş, yürüyor. Maçlarına gitmek hem pahalı hem de zahmetli. Pas geçiyorum. Plate’i ise pek sevmem. Bizde bir ara yavşak Ortega vardı, kaçtıydı. Belki ondan dolayıdır bilemiyorum.

Bu arada bir parti ortamında Plate’li bir elemanla tanışmıştım. Pislik olsun diye ‘zengin çocuğu musun sen?’ diye sorduğumda ‘abi ben zengin çocuğuyum ama öyle bir şey yok, Boca bizden daha zengin. Tutturmuşlar bir fakir edebiyatı. Halbuki bizi tutan fakir bebeleri yok mu, var!’ ‘Aferim’ demiştim elemana. ‘Futbol karışık bir durumdur.’ Bu arada gazı alan eleman coşmuş, ‘zaten bütün dünyayı içlerde yaşayan yobazlar yönetir. Bak ABD’ye, Teksas’tan çıkar başkan. Deniz kenarındakilerin oylarıyla bir şey olmaz. Burası da aynı’ deyince, ‘abouvv’ diye düşünmüştüm. Ulan bu CHP kafası her yerde!

CHP deyince, Peronistler de oranın Kemalistleri gibi. Benzerlikleri çok. Orada da kemikleşmiş bir Peronist ortamı var ve genelleme yapacak olursak da bunların tuttuğu takım Racing Club’tür. Hatta derin Peronist devletin adamı, Gözlerindeki Sır[2] filminde hasta bir taraftar olarak Racing maçında yakayı ele verir.

… yazan güzide pankart

Bir gün Yahudi asıllı arkadaşlarım ‘gel seni maça götürelim’ diyorlar. Koyu Peronist olan bu arkadaşların beni götürecekleri maç Başkan Peron Stadında oynanıyor elbette ki. Birinden ayarladıkları pasolig kartı ile beni de sokuyorlar maça. Oyundan ziyade en çok hoşuma giden ufaklıkların tribün tarafındaki küçük sahalarda futbol oynayabilmeleri. Müthiş bir altyapı buluşu bence bu! Çocukluktan itibaren o müthiş maç atmosferine alıştırmak.

Kuzey Arjantin

Buenos Aires’te İspanyolcamı ilerlettikten sonra seyahate başlıyorum. Paraguay’da bir futbol altyapı iş teklifini reddettikten[3] sonra Kuzey Arjantin’e geçiyorum. Bu sırada Copa America oynanıyor. Eskiden çok severdim Copa America’yı. Nefis çalımlar, topuk pasları, estetiği ön plana çıkartan hareketler, saçma sapan şutlar, defans ve kaleci hataları. Yani Avrupa’nın aşırı disiplinli, katı defanslı ve yaratıcılık yoksunu futbolunda göremeyeceğiniz her şey. Ama şu anda maçlarda kepazelikten başka bir şey görmüyorum. Oyun berbat. Oyuncular rezalet. Hakemler feci.

Kapaktaki fotoğrafta pandik yiyen Cavalli’nin tepkisine istinaden

Salta kentinde kaldığım hostelde bir grup elemanla maçı izlerken dayanamayıp bir topçuya ‘senin oynayacağın topu …’ diye başlayan ünlü futbol deyimini kullanınca oradaki elemanlardan biri ‘abi sen nerelisin?’ diye soruyor, Türkçe. ‘Lan burada da mı?’ diye düşünmeden kendimi alamıyorum ama sonra elemanla ahbap olup rotanın bir kısmını paylaşıyoruz bile. Umut, Alamancı diye bilinenlerden. Almancası Türkçesinden daha iyi, Almanca rüya görüyor ve kendisini Alman olarak tanımlıyor. Benden daha esmer olması ise kaderin bir cilvesinden başka bir şey değil.

Bolivya, Uyuni

Şu ünlü Uyuni Tuz Çölü’ne düzenlenen tura katılmak istiyoruz. Dışarıda salak salak dolaşırken Umut bir tane kadınla geliyor, aldığı fiyat da baya ucuz. Bizim eleman illa ki güzel pazarlık yapmıştır ama kıllanmadan edemiyorum bir yandan. Ancak yapacak pek bir şey yok, eğer araç bulamazsak bu siktiri boktan yerde bir gün daha kalmak durumundayız. Kabul ediyoruz. Dört çekerli araçta bir Brezilyalı, bir başka Alamancı kızla bir de Bolivya’lı çocuklu aile var.

Perspektifsel yanılsamayı kullanarak komik fotoğraf çekmeye çalışan geri zekalı turistler

İkinci gün vardığımız beş bin metrelik kamp yerinde berbat bir soğuk. Copa Amerika finalini nerede izleriz diye soruşturmaya başlıyorum iner inmez. Ortamda bir tane bakkal gibi bir şey var. Hemen gidip oturup içmeye başlıyoruz. Maç saatine kadar ortam doluyor tabii. Şili Arjantin’le oynuyor, çok kötü geçen ve 0-0 biten maçı penaltılarla Şili kazanınca tarihindeki ilk CONMEBOL kupasını da almış oluyor.

Tuz Çölü

Bu sırada maçın sıkıcılığından dolayı ortamdaki herkesle ahbap oluyoruz. Özellikle Umut hemen Almanlarla koalisyon kuruyor.

Final Ortamı

Ertesi gün dönüşte 3500 metreye inip bir köyde mola veriyoruz. O ana kadar şahane bir rehberlik sergileyen şoförümüz, bu ahbap olduğumuz Almanların şoförüyle beraber piizlenmiş, kafa yüksek. Ortadan yok olmadan önce bir saat buradayız diyor. Ben de yemekten sonra dışarıyı keserken bir de ne göreyim, arkada kötü bir basket sahası, gençler futbol oynuyor. Almanları alıp yanlarına gidiyorum derhal. Gençler biraz yabani ama maç teklifimize hayır demiyorlar. Maç başlıyor, beşte devre onda biter.

3500 metrede oksijen azlığından nefes almak zordur. O yüzden kaleci başlıyorum sonra oyuna geçiyorum. Bizim Umut yılan mübarek, çorapla harikalar yaratıyor. Almanlar desen sırf disiplin ve pas, aferim. Ama rakip de kendi evlerinde olmanın verdiği avantajla baskı kuruyor. Biliyorsunuzdur, Bolivya’nın Brezilya’yı, Arjantin’i filan kendi evinde tokatladığı, rezil rüsva ettiği efsane maçlar vardır. Bizim maç sürekli berabere giderken oyuna geçiyorum, bir tane çakıyorum. Maç 9-9, yani atan galip. Alman eleman aradan görüyor, ben de hızla fırlayıp kaleciden önce dokunuyorum. Almanlar baya baya seviniyor, haykırıyor filan. Ben ise soğukkanlılıkla kaleciyi yerden kaldırıp sırtını sıvazlıyorum. Gençler baya baya bozuluyor, gelin fotoğraf çektirelim diyorum. Neticede futbol bu. Lan bu kadar üzüleceklerini bilsem atmazdım.

Şaka tabii, futbolda acıma olmaz, o aşağılamaya girer.

Amazon Nehrinde Brezilya-ABD

Dört günlük Amazon nehri yolculuğumun ikinci akşamı şansıma maç denk geliyor, hem de Brezilya maçı. Ara sıra olan kesilmelere rağmen maçın tamamını izleyebiliyoruz nehrin ortasında seyir halindeyken. Aslında ABD takımı, fena halde gıcık kapmama rağmen saygı duyulması gereken bir takımdır. Futbolu daha çok kadınların oynadığı bu ülkede ayak topuna verilen isim elle oynanan bir oyunadır (geri zekalılar). O yüzden orada hep üvey evlat muamelesi görmüştür. Dolayısıyla da futbol oynayan erkekler düzgün tiplerdir. Neyse aslında köklü de bir geçmişe sahip olan ABD futbol takımı 1950’de Brezilya’da oynanan grup maçında İngiltere’yi 1-0 yendiklerinde, Avrupa’daki haber ajansları buna inanmamış, telgrafta bir arıza oldu diyerek maçı İngiltere lehine yazmış, hatta kimisi abartıp İngiltere ABD’yi 10-0 yendi yazma haysiyetsizliğini göstermiştir. Gazeteci ve Avrupalı kafası işte.

Günümüzdeyse ABD takımı trajik bir vakayla anıldığından göz önüne çıkmıştı. 1994’teki Dünya Kupası’nda iyi bir takım olan Kolombiya’yı 2-1 yendikleri maçta Kolombiyalı defans oyuncusu Escobar kendi kalesine gol atmış ve daha sonra mafya tarafından öldürülmüştü. Gerçi bir sonraki Copa America’da Kolombiya 4-1 ile rövanşı almıştı ama ölen geri gelmiyor. Bu minvalde o sırada kalede olan, dünyanın gelmiş geçmiş en ilginç kalecisi olan Higuita’yı anmadan geçmek olmaz. Kendisi devrimcidir de aynı zamanda. Zaten faşistten anca Buffon gibi bir pislik çıkar. Devrimcinin iyisinden de böyle farklı bir tat.

Yukarıdaki videonun dördüncü dakikasındaki frikiği yukarıda sözünü ettiğim maçta ABD’ye karşı kullanmıştı

ABD’nin makus talihinden midir, bu maç da Brezilya’nın 4-1 galibiyeti ile bitiyordu.

Ekvator, Başkent Quito

Ekvator oldukça hoşuma gitmişti ama Kito kenti tam bir felaket. Suç oranı yüksek, sabah dolanırken bir tane Yehova Şahidi denk gelip kafamı ütülemişti, her yer katedral kilise zaten. Ortam tatsız, kaldığım hostelse şahane ama. Bir yandan boş durmayıp ahbap ediniyorum. Dostlar beni akşam caz kulübüne davet ediyorlar. Yanıma da hostelden Hong Kong’lu bir kız takılıyor, taksiyi ben öderim diye ısrar edince tamam diyorum gülerek. Çok değişik kafalar var dünyada.

Hostel

Taksici biz binince el çabukluğuyla taksi metreyi kapatıyor, yabancıyız ya. Niye kapattın diyorum hemen sinirlenip, ‘abi bozuldu’ diyor. Kızcağız anlamıyor bu çakallığı, taksici bizi 3-4 TL kadar kazıklıyor. Bu mudur yani? Kız cebinden bir tomar para çıkartıp ödeme yapınca çıkar çıkmaz uyarıyorum bunu. ‘Asla’ diyorum ‘bütün paranı gösterme buralarda.’ Kızcağız henüz inmiş Güney Amerika’ya, üstelik uzak doğulu olunca naiflikten geberecek. ‘Buralarda götünden donunu alırlar haberin olmaz!’

Neyse kulüp ortamı kalbur üstü cinsinden. İnsanlar şekilli filan. Caz da Afrika cazı ki ortam o derece fantastik. Bizi davet edenler de Hispanik beyazlar, yani elit tabakadan. Neyse şarap şişeleri bir bir devrildikçe konu konuyu açıyor ve Güney Amerika’da olduğumuzdan futbola gelip dayanıyor. Ben de alkolün tesiriyle maceralarımı anlatmaya başlıyorum inceden. Bu sırada bunlar dikkat kesiliyor. Hafta sonu bizi maça davet ediyorlar ama ben katılamayacağım ne yazık ki. Sonra bakla çıkıyor. Meğerse bunlar Nacional takımında yöneticilermiş. ‘Altyapıda çalışmak ister misin?’ diye soruyorlar aniden. Ben de geyik olsun diye, ‘ama altyapı o kadar para kazandırmaz ki’ diyorum. ‘Mesela ne kadar para seni burada tutar?’ Ciddi ciddi pazarlık mı yapıyoruz yoksa bana mı öyle geliyor? ‘Burası pahalı bir kent olduğundan üç bin dolara filan geçiniliyordur sanırım, öyle mi?’ diye soruyorum, hakikaten şaşkınım, ne desem bilemedim. ‘Üç bin iyi’ diyorlar. Bizim için de makul.

Fırsatlar ülkesi Amerika lafını, fırsatlar kıtası Güney Amerika diye değiştirmeye karar veriyorum o an!

Olaylar olaylar…

 

***

Not: Ülkemizde ne yazık ki sağlam bir atlas / coğrafya çalışması olmadığından kimi ülke adları çakma gibidir. Mesela Ecuador (İsp.) ülkesi Türkçede Ekvador diye yazılmaktadır. Halbuki ülkeye adını veren çizgi ‘ekvator’ diye yazılır. Dolayısıyla ben de kasıtlı olarak bir yanlışı düzeltmek istedim, zira Ekvador okunuşu itibariyle hastalıklı gibi. Ayrıca söz konusu ülkenin başkenti Quito’nun Türkçede karşılığı bulunmamaktadır. Alfabemizde ‘q’ harfi olmadığından, İspanyolca okunuşundan direk çevirerek başkenti Kito diye yazmamız daha doğru olur diye düşündüm.

 

[1] bkz. http://gezenti.biz/yalanlar-kenti-buenos-aires/

[2] bkz. http://www.imdb.com/title/tt1305806/

[3] bkz. http://gezenti.biz/sakli-cennet-paraguay/

Yanıtla