BİR AMAZONYA MACERASI II. BÖLÜM

      Alp ASLAN

DERİN AMAZONYA

Amazon bölgesinde bir yerden başka bir yere rahatça ulaşmak için tek seçeneğiniz elbette ki nehir. Karayolu veya demiryolu inşasının mümkün olmadığı bu devasa ormanda yürümek bile başlı başına bir macera. Biz de, merkezden ufak bir akarsuyla ayırılan adanın arka tarafından ince uzun teknemize biniyoruz (kapak fotoğrafı).

İlk durağımız yakınlarda, devasa nilüferlerin olduğu bölge. Her yer fena halde balçık olduğundan ormanda yapmaya çalıştığımız ufak yürüyüş bile bizi bitiriyor. Dolayısıyla yürümeyi bırakıyoruz. Eddier de bize ağaçları, sarmaşıkları filan anlatmaya başlıyor. Ağaçlardan sallanan sarmaşık denilince ilk akla gelen şey malumunuz olduğu üzere Tarzan karakteridir. Zaten eleman da gaza gelip sarmaşıklar şöyle sağlamdır, böyle esnektir, dolayısıyla sallanmak çok eğlencelidir” diye coşkuyla anlatmaya başlıyor. Hemen akabinde beklenen soru geliyor: “Kim denemek ister?”

IMG_1857Rehberimiz Eddier

Ortamda birden fazla kız olduğunda yani böyle bir durumda, erkeklerin içindeki en günahsız, yani en salak olanı oltaya gelir. Eh, bu da ben değildim tabii (en azından bu defa). Sarmaşık tahmin ettiğim üzere kopuyor ve bir saniye önce havada olan zavallı Eddier çamura manda boku misali lap diye yapışıyor. Kızlar gülmemeye çalışıyor ama ben dayanamıyorum: “Oğlum” diyorum, “sen sahte rehber misin lan?” Bunu sorarken kahkahamı tutamıyorum elbette. Bu da üzerindeki çamurları temizlerken dayanamayıp makaraları koyuveriyor. Sonra hep beraber kayığa dönüp karşı kıyıdaki Peru köyüne gidiyoruz.

P1090088Elvan Dalton’un şarkısı aklıma geliyor nedense[1]

Köyde biraz dolaştıktan sonra köylüler bize sevmek için bir takım hayvanlar getiriyorlar. Tembel hayvan, papağan, maymun ve de ne yazık ki bir anakonda. İlk ikisine pek bir şey diyemem ama özellikle anakondanın burada olması beni üzüyor. Tembel hayvan ise öyle sevimli ve sarılgan ki ondan hiç ayrılmak istemiyor insan. “Bunun böyle tembel göründüğüne bakmayın, çok pis yüzücüdür” diye bilgi veriyorum, inanmıyorlar. ‘Ülkemizde bir kuşak hayvanlı belgesellerle büyüdü’ diye içimden geçiriyorum, ‘ne bilecek elin gavuru?

P1090091Tembel Hayvan Pepe

Sonra nehrin diplerine doğru yol alıyoruz, kalacağımız yere ulaşmamız için üç saat teknedeyiz. Durgun Amazon nehrinde sakin bir biçimde yol alırken etraftaki ormanın ihtişamına dalıyoruz. Dalıyoruz derken gerçekten de daracık teknede horul horul uyumaya başlıyoruz topluca. Hiç adetim değildir ama neyse artık…

P1090098Amazon füzyon mutfağı değilse bile şahane lezzet

Kalacağımız yer gerçekten şahane görünüyor. İçerde cibinlikli yataklar bile mevcut. Havanın kararmasına daha bir kaç saat olduğundan tekrar ormanda yürüyüşe çıkıyoruz. Bu defa rehberimiz oranın yerlisi olan Fernando. Yerli dediysem gerçek anlamıyla yerli.

P1090134

Fernando on iki yıl boyunca dedesiyle beraber yaşadığını, dolayısı ile bütün bildiklerini ondan öğrendiğini anlatıyor. Gerçeküstü gibi ama Amazonda her şeyin tedavisi olan bir ot, bir yaprak, bir kök bulmak mümkün. Eleman gerçekten de bunları bildiğini gösteriyor. Bizim için ayırt etmenin mümkün olmadığı yaprakları görüp özelliklerini ve nelere iyi geldiklerini anlatıyor. Eskiden yaptıkları zehirli okları ve onların kürlerini de zaten Mister No maceralarından biliyoruz.

Çocuğu olup olmadığını soruyorum, ne yazık ki yokmuş. Bunları öğretebileceğin, aktarabileceğin birileri var mı etrafında diyorum, yok diyor. Bu müthiş bilgi birikiminin en fazla bir kaç on yılda yok olacağını hissediyorum büyük bir kederle.

P1090102

Aklıma hemen Brezilyalı, Arjantinli veya o kafadaki beyaz Latinlerin hayıflanmaları geliyor. Efendim neymiş, bizim ülkedeki tarih ve kültür onlarda yokmuş. Zira kültür ve tarih denilince akla hemen antik uygarlıkların mimarisi geliyor. Halbuki Amazondaki bu bilgi birikimine ulaşmak için kaç bin yıl geçmiştir, kaç bin kişi hayatını vermiştir. Ve evet, her şeyin kürü buradayken yalnızca uyanık ilaç firmalarının buralarda dolanıp bu otları kendi aşağılık çıkarları için kullanmaları ise ayrı bir utançtır insanlık adına.

Özellikle Amazonlardaki yerliler, antropolog Sahlins’in belirttiği üzere ve sanıldığının aksine aç sefil değil de ‘kaliteli yaşam’ deyiminde karşılığını bulan topluluklardır. İstedikleri hemen her türlü besine sahip olan bu bolluk toplumları asla üretim fazlasına gerek duymamışlardır. Bu düşünceden yola çıkan Clastres’nin ise buradaki yerlilerle ilgili daha büyük bir tezi vardır: gerek duymadıkları için ilerlemeyen bu toplulukların çoğu siyasal iktidardan/otoriteden de yoksundur, yani basit bir biçimde ve modernist anlamıyla söylersek, bunlar gelişmek istemeyen ‘anarşist’ toplumlardır.

Zaten Avrupalılar tarafından gerçekleştirilen ilk toplu kıyımlar da bu bahaneden yürümüştür. Conquistador[2]lar geri kalmış zannettikleri bu insanların üretim fazlası yaptıkları takdirde gelişeceklerini düşünerek onları daha çok üretmeye zorlar. Yanıt basittir: Ne gerek var ki?

P1090190Amazonlarda yağmura yakalanmak, feci

Önemli olan mutlu bir yaşamsa onlar zaten mutludur. Ne cinsel, ne de dini bir baskı vardır. Yer, içer, boyanır, dans eder ve sevişirler. Bilakis, karşısında akıl sağlığını dinle bozmuş olan Avrupalı gerek kafasında, gerekse vücudunda oraya bir sürü hastalık getirmiştir…

Amazonlarda 2007 yılına kadar uygarlıkla iletişime geçmemiş elliden fazla kabile olduğu söyleniyordu. Özellikle Brezilya hükümeti onların korunmasında büyük pay sahibiydi. Gerçi kimi kabilelerin kayıp antropologların faili olduğu söylense de Werner Herzog’un ‘On Bin Yıl Daha Yaşlı’ kısa filminde gösterdiği gibi, uygarlığın yıkıcı etkisi karşısında kısa bir süre içinde tükenen bu toplumların trajedisinin yanında, mideye indirilen bir kaç antropoloğun ne önemi olabilir ki[3].

Nitekim Fernando bize cangılda susuz kaldığımızda kimi sarmaşıklardan nasıl su sağacağımızı gösterdikten sonra yakınlardaki bir yerli köyünü ziyaret ediyoruz. Yerliler uzay çağını yaşamıyor olsalar da sikindirik televizyonundan her türlü lüzumsuz uygarlık nesnesine sahipler. Futbol[4] sahası hariç çünkü o, uygarlığın iyi tarafını temsil ediyor bana göre.

P1090141

Neyse, turumuz bu şekilde sürüyor. Kah dandik oltalarla balık tutmaya çalışıyoruz (ve bir şey tutamıyoruz), kah Amazon sularında serinliyoruz. Yine de atlamadan önce Eddier’e soruyorum “Oğlum maazallah pirinha filan olmasın, kendimizi kemirttirmeyelim?” “Yok abi, ben biliyorum nerelerde pirinha olduğunu” dese de insan tırsmadan edemiyor. Neticede Ankaralıyız, balık dediğini tabakta severiz, kıçımızda değil.

IMG_1890

Bu minvalden yola çıkarak, hostele vardığımızda akşam güzel bir Amazon balığı yiyeyim diye dışarı çıkmak istiyorum. Hostel sahibine arka mahalledeki ortamı soruyorum, onun yaptığı aman gitme uyarısını dinleyip derhal oraya damlıyorum. Ortam tahmin ettiğim gibi şenlikli çıkıyor. Dışarıda mangal yapanlar, etrafta koşuşturan çocuklar, içenler, müzik dinleyenler, sohbet edenler… Yani klasik bir mahalle ortamı. Biraz dolandıktan sonra bakıyorum bir kadın evinin önüne iki tane plastik masa sandalye atmış, ortaya da mangalı koymuş et, balık filan pişiriyor. Kaçak aile restoranı belli ki. Selam verip balık yemek istediğimi söylüyorum, balıklar da kuzu maşallah. Kadın beni oturtuyor. Masada meğerse kadının kocası da oturuyormuş. Kadın çalışır koca yatar kuralı Amazon yerlilerinde de geçerli sanırım. Sohbet başlıyor ve adamın gözleri büyüyor: Türk mü?!

Kente ilk gelen Türk ben değilimdir büyük ihtimalle ama bu mahallede oturup yemek yiyen ilk Türk olabilirim. Nitekim biraz sonra masayı paylaşacağım herkese adam nereli olduğumu söylüyor ve akabinde konu konuyu açıyor. Gece ilerledikçe alkolün de dozajı artıyor ve neredeyse bütün mahalleliyle tanış oluyorum. Herkes civardaki farklı farklı kabilelerden geliyor. Aranızda hiç sürtüşme oluyor mu diye soruyorum. Neden olsun ki diye yanıtlıyorlar. Sonuçta hepimiz Amazon çocuğuyuz. Beyazlar geldi, karşıya Peru, buraya Kolombiya, yan tarafa da Brezilya adını verdiler. Halbuki bütün Amazonya bambaşka bir yer, tarif edilemez, sınırlandırılamaz, ayrılamaz.

Ama diye itiraz ediyorum, ne yazık ki cangıl artık uygarlığın çirkinliğini örtemiyor.

Haklısın diyorlar, ama en azından hala, cangılın diplerinde olduğumuzdan huzurlu bir şekilde yaşayabiliyoruz.

‘Huzurlu yaşamak…’ diye tekrarlıyorum içimden. Artık bize ne kadar da uzak bir kavram.

 

Dipnotlar:

[1] https://www.youtube.com/watch?v=o4HF7Jmb13k

[2] İng. http://www.britannica.com/topic/conquistador-Spanish-history

[3] Bizim peder bey de aslen emekli bir pale-antropologdur, şu yazdıklarımı okusa…

[4] Modern sayılmaz zira FİFA bile Çin’de MÖ 3. Ve 2. Yüz yıllarda oynanan ‘cuju’ oyununun, futbolun atası olduğunu kabul etmiştir.

Kaynakça

Film:

On Dakika Daha Yaşlı-Trompet’te Werner Herzog’un yönettiği on dakikalık kısa film: http://www.imdb.com/title/tt0304808/

Kitap:

Marshall Sahlins, Taş Devri Ekonomisi, Evrim ve Kültür

Pierre Clastres, (Ayrıntı tarafından yayımlanan) Devlete Karşı Toplum, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu

Bartolomé de las Casas’ın yerli katliamları ile yazdıkları ibretle okunmalıdır (http://www.britannica.com/biography/Bartolome-de-Las-Casas)

Mister No, Bütün Eserleri, Bonelli Editore (dilimizde Lal Yayınları) bkz. http://gezenti.biz/2013/12/05/mister-no/

 

Yanıtla