ATIŞ KÜLTÜRÜ

Mangalda kül koymazsın teorik konularda
Pratiğe gelince ayağın suya erer
Kendi korkaklığına kılıf ararsın boyna
Bu arada faşizm gelip tepene biner[1]

 

DOHA, KATAR

Bir zamanlar orada çalışırken, inşaat halindeki koca bir köyden farksız olan bu kentte sosyal imkanlar oldukça kısıtlıydı. Ben de arkadaş çevremi örgütlemiş, hep birlikte binicilikten yelkene, gurmelikten goygoyculuğa kadar bir sürü değişik ortama akmıştık. Bunlardan sadece bir tanesini tek başıma sürdürdüm: Atıcılık.

Çünkü ülkemizde silaha, silah sevene, çekinerek bile değil, resmen öcü görmüş gibi tepki veren bir sürü insan vardır. Benim anlayamadığım nokta, 80 faşist darbesine kadar belinde makine ile gezen solcu abilerin nasıl bir anda göt korkusuna bürünüp de bu işleri sağcılara bıraktığıdır. Hatta büyük bir kısmı öylesine pasifist olmuştur ki, silahın adını ağzına alana düşman muamelesi yapmaktadır.

Ben şahsen silahları sevdiğimi, vatana karşı olduğu söylenen ancak nereden geldiği belli olmayan borcumu öderken keşfettim. Bu borcu ödeyenler bilirler ki, askerde tüfek taşıyan er selam vermez. Dolayısıyla askerliğim sırasında yanımda sürekli tüfek taşıdığım için silahla aramda güçlü bir bağ oluşmuştu.

Askerdeyken kullandığımız Heckler & Koch G3 Piyade Tüfeği 7.62mm (Almanya)

Doha’daki atış kulübünü keşfedince, uzun yıllardır elime alma imkanı bulamadığım eski dostumla yine bir araya geliyoruz. Kulüpte tabanca atışını yalnızca lisanslı sporcular yaptığından iki seçeneğim var. İlki, spor atıcılığı diye bilinen ‘skeet’ ve ‘trap’ ki bunlardan pek haz etmem açıkçası. Çünkü bunlar daha çok kuşları avlamak maksadıyla antrenman yapma atışı gibidir ve keza bu tür atışlarda av tüfeği kullanılır.

Hayvana ateş edilir mi hiç?!

Ben daha çok elli metreden başlayan, sabit hedefli, uzun menzil tüfek atışlarını tercih ediyordum.

SKS, Simonova diye bilinir, 7.62x39mm (SSCB)

Orada yaşarken belli aralıklarla gittiğim atış kulübüne, işten ayrıldığım için uzunca bir süre uğrayamamıştım. Aylar sonraki Doha ziyaretimde uğramadan edemedim. Ama vardığımda ortamı görünce şok olmuştum. Etrafta resmen harabeye dönmüş bir alan vardı. Hüzünle barakaların aralarında dolanırken karşıdan bir Hintli çıkıyor ve akabinde “abi sen nerelerdesin kaç aydır?” diye bana sesleniyor.

Utanıyorum, zira adamı hatırlayamamıştım (normalde unutmam). Neyse, yine de içtenlikle el sıkışıyorum.

“Hayırdır?” diye soruyorum. Taşınmışlar, daha doğrusu başka bir atış kulübü vardı, onunla birleşmişler. Hüznüm isyan oluyor bunu duyunca. Zira bu kentte belki de en çok huzur bulduğum yerdi burası. Çünkü anılar, somut şeylerin ilelebet orada kaldığı düşüncesinden beslenir. Somut varlık yok olunca, veya sen bunun artık var olmadığının bilincine varınca anı kırılır; bu da sende sükut-u hayale yol açar.

Aynen bana olan da buydu işte: Anı kırılması.

TALİN, ESTONYA

Kentte bir sürü poligon mevcut ve bunlar genelde turistik mekanlar gibi görünseler de işleri ciddi olarak, profesyonelce yapıyorlar. Güzelce silahları, mermi çaplarını, hangi silahın nasıl tutulması gerektiğini anlatıyorlar. Ben zaten bu işi biliyorum ukalalığına hiç girmiyorum, zira burada, hayatımda asla göremeyeceğim Desert Eagle veya Ruger Süper Redhawk Revolver gibi silahlar mevcut ki, 45 kalibreden fazlasına sahip bu güçlü silahların tutuşuna ve kavrayışına dikkat etmek gerekiyor. Yoksa bileği çıkartmak, kafayı yarmak, parmağı kopartmak işten değil.

Ruger Super Redhawk .44 Magnum (ABD)

Bu iki tabanca ile bir fili bile öldürebileceğin söylenir, tabanca ile fili öldürmek ney lan! Silah üreticileri reklamın saçmalığı olmaz mı demeye getiriyor anlamadım.

Desert Eagle .357 Magnum (İsrail-ABD)

Ama işin en ilginci şuydu: bir sürü makineyi denedikten sonra görevli beni on metreye kadar yaklaştırıyor. Sonra dolu bir şarjörü taktığı AK-47’yi elime tutuşturup: ‘Şimdi öfke terapisi yapacağız. Nişan almadan, koltuk altından otomatik olarak hedefe sallayacaksın bütün şarjörü’ diyor, “tıpkı filmlerdeki gibi.” Önce şaşırıyorum, ama sonra olayın mantığını ateş ederken anlıyorum, kötü bir atıcı olmamama rağmen bu kez yirmi beş kurşunda sadece beş isabet kaydedebiliyorum, beş la beş! Atıştan sonra hedefe mal gibi bakıyorum adeta, zira namluyu nereye çevirsem fayda etmedi.

Eleman pis pis sırıtıp: ‘Bunu’ diyor, ‘Holivud filmlerindeki saçmalığı çürütmek için yaptırıyoruz. Öyle makinalıyı eline alıp, uzaktan tarayacaksın da, millet patır patır yere inecek. Sen bile on metreden dağa taşa sıktın. Yok öyle!’

Adam haklı. Yerden göğe kadar haklı.

PHNOM-PENH, KAMBOÇYA

Uyuyan tuk-tuk[2]çunun tuk-tuğuna tekmeyi basıyorum “Kalk la kak!” diye. Sürücü “iyheeh” diye zıplıyor, tepkisi doğal: “N’oluyor abi yav?”

Tuk-tuğa binerken açıklama yapıyorum. “Birader” diyorum dostça, “Sen tuk-tukçu değil misin? O zaman götür bizi”. “Ama abi” diye şaşırarak yanıtlıyor, “Ben size ‘tuk-tuk söööör’ demedim ki.”

“Haklısın” diye devam ediyorum, “Zaten o yüzden seni seçtim. Poligona çek canım.”

Tuk Tuk

Eleman bize, ‘millet deliye hasret biz akıllıya’ gözüyle bakıp sürüyor tuk-tuğunu. Mesafe de bayağı uzak, biz giderken bir de yağmur inmesin mi? Akıllara zarar bir yağmur bu. Adam derhal kenara çekip bizim taraftaki naylonları indiriyor. Kendi de dandik bir panço atıyor üstüne ama bu sanırım psikolojik bir koruma, zira iki dakika içinde donuna kadar ıslanıp sıçana dönüyor. Yağmurdan haz etmeyen biri olarak, adamın alışkın bünyesine rağmen bu haline üzülmeden edemiyorum.

Poligona varıyoruz. İçeride çeşit çeşit silah var. Boru değil, hem ABD’ye karşı savaştılar, hem de Pol-Pot denen pisliğin soykırım döneminden geçtiler. Sakat bir coğrafya. Kaçak kick-boks salonları zaten gırla gidiyor.

Gençten ama sırtlan gibi bir eleman yardımcı oluyor. Onlara göre, her gelen yabancı yolunacak kaz misali gibi görünüyor sanırım. “Baba sana bazuka attıralım” diyor. Bazuka atmak! Yani üç saniye içinde iki yüz Amerikan doları kaybetmek! Ulan Las Vegas’ta bile bu kadar kısa sürede böyle bir para kaybedemezsin. “Sermayeyi kediye yüklerim daha iyi” diyeceğim de bunu nasıl çevireceğimi bilemiyorum. Çevirsem anlar mı, hiç sanmıyorum.

“Bırak şimdi topu bazukayı da sen bana oradan bir keleş bağla” diyorum sertçe. Getiriyor. Tek tek, eze eze, tadını ala ala atıyorum. AK-47 çok güçlü bir tüfektir. İsabet oranı görece düşük olmasına karşın özellikle gerilla savaşında tercih edilmesinin nedeni her koşulda çalışması, nadiren arıza yaptığında ise kolayca tamir edilebilmesidir. Tipik bir SSCB mantığı yani.

AK-47 nam-ı diğer Keleş 7.62x39mm (SSCB)

Bu arada çocuk hala benden ümidi kesilmemiş olacak ki “Abi, istersen otomatik at. Takır takır, şahane olur” diyor. Yemezler canım, şerbetliyiz biz o işe. Öyle pis bakıyorum ki bebeye, anında uzuyor.

Daha sonra başka bir arkadaşım oradaki iğrenç bir uygulamadan bahsetti. İsteyene, canlı hayvana ateş ettiriyorlarmış zamanında. Neyse ki bana böyle bir şey önermediler. Yoksa çok büyük olay çıkartıp, büyük ihtimalle de çok güzel dayak yerdim. Böyle dillere destan türünden. İyi bir kick-boksçunun dövemeyeceği kişi yoktur zira, ne boks bilgin fayda eder ne de kung-fu tecrüben.

BUENOS AİRES, ARJANTİN

Arjantinliler bok gibi İspanyolca konuşur. Çünkü çoğunun atası İtalyan göçmenidir. Gemiler dolusu gelen İtalyanları karşılayan İspanyol sömürgeciler, bunları gemiden iner inmez odun terapisi yardımıyla bülbül gibi İspanyolca şakıtmaya çalışınca böyle bir durum ortaya çıkmış. Bu kadar dayağa rağmen o aksan gitmiyorsa yapacak bir şey yok.

O zamanlar benim İspanyolca onlarınkinden de berbattı. Telefonda zinhar anlaşamayacağımı bildiğimden atış kulübüne gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Genelde tabanca-tüfek işleri ile ilgili olanlar iyi tiplerdir, girişte sıkıntı çıkartmıyorlar ve beni içerilere bir yerlere yolluyorlar. Alan büyük. İçeride salak salak dolaşırken duyduğum silah seslerinin olduğu yere doğru gidiyorum. Gerçekten de orada bir takım amcalar veriyorlar mermiyi nişangahlara. Ama heriflerin duruşundan filan profesyonel olduklarını anlıyorum. Sonra eğitmen beni görüp yanıma geliyor. Böyleyken böyle diyorum, beni başka bir yere yönlendiriyor.

Oraya gidiyorum, kimse yok. Yine ortalarda dolanmaya başlıyorum, araba yıkayan biri benim acınası halimi görüp derdime derman oluyor. Nihayetinde aradığım yeri ve kişiyi buluyorum. Cumartesiye anlaşıyoruz.

Hoca bana bütün silah terimlerinin İspanyolcasını öğretiyor. Yalnızca toplu tabancanın single action ve double action’ı İngilizce. Bütün dünyada da sanırım böyle, zira revolver ilk kez 1836 yılında ABD’li Samuel Colt tarafından yaratıldığından olsa gerek, terim İngilizce kalmış olabilir.

Bizde ve bir çok ülkede altı patlar olarak da bilinen toplu tabanca ile iki türde atış imkanı olur: Double action, tetiğe direk basmak demektir. Ancak bu yöntemde tetiği ezerken topun dönmesi zaman aldığından titreme olur ve hedefi vurmak güçleşir. Singe action’da ise önce horozu çekip nişan alırsın. Gerildiğinden dolayı çok hassas hale gelen tetiğe ise sadece dokunmak icap eder. Bu yöntemle hedefi tutturma olasılığın yükselir.

Toplu tabancaların aldığı mermi sayısı ilk üretildiğinin aksine, beşten dokuza kadar çıkmaktadır.

KİEV, UKRAYNA

“Tabanca diğer aletlerden ne daha iyi ne de daha kötü olan bir araçtır. iyisi kötüsü kullanana bağlıdır[3].”

Noel zamanı olduğundan her yere panayırlar kurulmuş. Hava soğuk olduğundan hediyelik eşya, yiyecek-içecek ve sıcak şarap stantları ufak ahşap kulübelerde konuşlanmış. Bunlardan bir tanesinde ise havalı tüfekler ve pelüşler var. Paslanan parmaklarımın egzersize ihtiyacı olduğundan soldan yanaşıyorum. Çakma keleşi gösteriyorum elemana, buralarda kimse İngilizce bilmediğinden el kol hareketleri ile anlaşıyoruz elbette. Eleman keleşi doldururken pelüş hayvanlara takılıyor gözüm. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy. Bunlar, erkeğin ‘at-vur-övün’ mantığından yola çıkarak, kadına gösteri yapması için kurulmuş bir düzenektir ve bizdekinin aksine, diğer ülkelerde işe pek hile hurda karıştırılmaz. Ülkemizde ise yavşak esnafımız namluyu eğer, yamultur; millet ıskalasın, hava da atamasın diye. Kendi ekmeği uğruna başkasının ekmeğindedir bu tür esnafın gözü.

Bir, iki, üçünü vurup dördüncüyü ıskalıyorum, sonra beş, altı… seri bir şekilde hedefleri vurmaya devam edip on sekizde ilk ıskaladığımı da vurunca eleman beni durduruyor. Sonra gidip en tepeye üç tane pet şişe kapağı diziyor. En sağdakine atıyorum, yalayarak üstten aut. Sonra biraz düşünüyorum, kapağı uçurmak için biraz alta nişan almak gerekiyor sanırım. Ortadakini vuruyorum, soldakini de, ama mermiler bitiyor. Adam hepsini vuramadın pelüş yok sana diyor. Ulan pelüşü ne yapacağım… diye beynimde şekillenmeye başlayan cümleyi devam ettirmiyorum. Ama herifin yaptığı da puştluk açıkçası. Bence kapak işini pelüşü vermemek için uydurdu it. Neyse, en azından namlu düz de ağız tadıyla atış yapmanın keyfine vardım.

Olaydan bir hafta kadar sonra oradaki ahbaplarımızın önde gideni Danilo verdiğim görevi başarıyla tamamlamış ve şahane bir poligon bulmuş. Kentin biraz dışında ama sağ olsun, beraber gidiyoruz.

Zamanında askeri okul olan bu devasa alan, II. Dünya Savaşında Nazi bombardımanına maruz kalmış.

Girişte görevli kadın bize bilgi veriyor, alan büyük olduğundan nerede ne var anlatıyor. Biri kapalı olmak üzere beş farklı atış alanı var. Hava yağmurlu ama olsun. Sonra bana soruyor arkasındaki panoda fotoğrafları olan bir sürü silah içerisinden hangileri ile ateş etmek istediğimi. Nagant piyade tüfeği ve Makarov altı patları işaret ediyorum. Kadın gülümsüyor, ikisi de yok şu an diyor, yalnızca bu ikisi yok ama. İsterseniz gezin dolaşın, istediğinizle atın diye bizi postalıyor.

Önce kapalı yere bakıyoruz. Burası biraz kalabalık ve gürültülü. Eh kulaklık takma alışkanlığım olmadığından burada beklemek yerine, yağmurun da azalmasını fırsat bilip gidelim diyorum. Diğer açık hava poligonunda yeni model AK-47 ve M4 var. Benim aradığım daha ilginç bir şeyler. Nitekim orada ateş eden birisinde şah gibi bir makine var. Meğer kendi tüfeğiymiş. Zaten her zaman ulaşılmaz şeyleri arzuluyor insan evladı. Biraz daha yürüyoruz. Burada sniper tüfekleri var, acaba diyorum ve evet!

Görevli bizi bir Lada Niva’nın yanına götürüp, bagajını kaldırıyor ve içerisinden birbirinden güzel makineleri çıkartıp, bize bunların özelliklerini anlatmaya başlıyor. Gönül hepsini istiyor ama gerçek hayattayız ve birini seçmek durumundayım.

Daha sonra atışta bana yardımcı olacak başka birisi geliyor, şansıma bu genç kişi İngilizce biliyor. Daha önce Dragunov’la ateş edip etmediğimi soruyor, ‘hayır’ diye yanıtlıyorum. İşin inceliğini gösteriyor. Sağ omzuma dayadığım tüfeğin dipçiğinde yer alan tutamağı sol elimle kavramam gerekiyormuş. Gerisini biliyorum zaten, akabinde veriyorum coşkuyu…

Dragunov 7.62x54mm (SSCB)

O sırada genç de benim arkadaşa “E hani hiç ateş etmemişti bu” demiş, O da “yanlış anladın, hiç kanas[4] tüfeğiyle ateş etmedim demek istedi” diye yanıtlamış.

Oradan memnun ayrılıp sıcağı sıcağına kapalı poligona dönüyoruz. Neyse ki kimse kalmamış. Görevliye ‘Glock olacaktı burada’ diye sorduruyorum, açık havaya yollamış ama dışarıda yağmur arttığı için şansıma makine geliyor, eleman da bana kuralları anlatıyor:

Glock 9×19 Parabellum (Avusturya)

“Eğer silahı bana doğrultursan seni vururum, eğer silahı arkadaşına vermeye kalkarsan seni vururum, ben verince silahı alacaksın, silah boşalınca yan olarak bırakacaksın. Yoksa seni vururum. Bu şartları kabul ediyor musun?” Gözlerimin içine bakıyor direkt, bunları söylerken de belindeki tabancayla gayet ciddi görünüyor. Daha önce buralarda başına ne geldiyse artık… Gözlerimi adamın gözlerinden ayırmadan ve kırpmadan dinliyorum arkadaşım bunları bana tercüme ederken, bitirince de tereddüt etmeden başımı öne eğerek koşulları kabul ettiğimi belirtiyorum.

Atışı bitirdikten sonra fotoğraf çekmek için izin istiyoruz. Arkadaşım daha önce eline silah almadığından tırsarak: ‘Boş bunlar değil mi?’ diye sormadan edemiyor. Eleman filozofça ama gülümseyerek “Bir silah asla tamamen boş olmaz. En iyisi, onun dolu olabileceğini düşünerek bir canlıya tutmamak veya şaka yapmamaktır.”

Neticede Örümcek Adam’ın dediği gibi büyük güç büyük sorumluluk getirir. Silah bir güçtür. Onunla hava atılmaz, onunla şaka yapılmaz. Silah bir kültürdür ve bu kültür ne yazık ki ülkemizde genelde cahilin, beyinsizin elinde oyuncak olduğundan insanlarda da tepkiye yol açabilmektedir.

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Bunu yaptığın sürece ister silahın olsun ister kalemin.

Zaten kimi zaman yazı yazmak, silah kullanmaktan çok daha tehlikeli değil midir?

 

Dipnotlar:

[1] Ataol Behramoğlu’nun Bir Aydın Tipine adlı şiiri

[2] bkz. http://gezenti.biz/2014/08/21/kambocyada-futbol-ve-pavyon-ortamlari/

[3] Nathan Never, Lal Yay. Sayı 4, sf 87

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Dragunov_SVD

Önerilen Filmler

Enemy at the Gates, Jean-Jacques Annaud 2001
Le Cercle Rouge, Jean-Pierre Melville 1970

Yanıtla