ANA MAL’I ARAMAK – II. VE SON BÖLÜM!

Alp ASLAN

Hikayenin başı için bkz: http://gezenti.biz/?p=697

Bir insan evladı, İspanyolcasına sahip olduğu halde neden Arjantin’den Uruguay’dan veya İspanyolca konuşulan diğer ülkelerden de bu kitabı elde etme arzusundadır ki?

Arjantin’e vardığımda daha önce uyarısını almış olduğum üzere yanımda ABD doları götürmüş ve akabinde bunları blue-rate denilen oranıyla tanesini, sokakta “kambia, kambiya[1]” denilen şahıslar aracılığı ile 12,25 pezoya bozdurmuştum. Eğer değişim işlemini bankada yaptırırsanız bu oran sekiz küsur pezo gibi bir oranla gerçekleşiyor. Yani hiç de hoş olmayan bir durum. Keza ATM’den para çekerseniz de düşük kur geçerli, yabancı menşeili kredi kartı ile alışveriş yapmaya kalkarsanız da.

O yüzden Benan’a “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var” diye yazıyorum. “Kötü haber buradan sana elimde kısıtlı bulunan parayla Kapital almayacağım. İyi haber ise kredi kartı ve banka kullanımı gelişmiş olan Brezilya’dan Portekizce bir Kapital alacağım.” Tabii bunu söylerken içimde bir şüphe, zira geçen maceramdaki başarısızlığı tekrarlamak istemiyorum.

marx

Porto Alegre’ye kendimi fazla kaptırıp görevimi unuttuğumu Kuriçiba[2]’ya gelince fark ediyorum. Ediyorum ama Perşembe günü olmasına rağmen her yer kapalı. Kent adeta hayalet yuvası. Boş beleş dolanırken ana cadde üzerinde bir şeylerle uğraşan insanları görüyorum. Yola garip gurup şekiller, süslemeler yapıyorlar. Anında uyanıyorum: Hıristiyanlıkla alakalı bir mevzu, dini bayram mıdır artık her ne boksa. Ulan bu günü mü bulmuşlar diyorum kendi kendime. Bir iki kişiye sorayım diyorum ne ayakmış, tek anladığım pop veya popa gibi bir şeyler.

Kafamda bir şeyler şekilleniyor, yola kilometrelerce yapılan süslemeler yoksa Papa hıyarı gelecek diye mi? Bir yandan da içimde pis bir gerilim. Zira TC pasaportu taşıyorum ve büyük ihtimalle kentteki tek TC vatandaşı da benim. Acaba gizli bir görevim mi var?! Beynimde şimşekler çakıyor:

“Malatya’da doğdu

Papayı da vurdu

Helal olsun sana

MA Ağca”

dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. Derhal otele dönüp kapıyı kilitliyorum. Otelden çıkanı s*ksinler.

Sabah neyse ki dükkanlar açılmış, vatandaş sokaklara hücum etmiş. FB-Alex formalı insanları da görünce neşem yerine geliyor. Ancak gel gör ki, dolaş dolaş zar zor bir tane büyük kitapçı bulabiliyorum. Derhal görevliye kitabı soruyorum, “yok” diyor. “Hiç mi yok?” sorusu dilimin ucunda ama bunu bırak Portekizce, İspanyolca bile zor sorarım. Kös kös çıkıyorum. Şansımı daha sonra Sao Paolo’da deneyeceğim, ne de olsa büyük şehir, orada bulunur her halde diye düşünüyorum. Bulunur değil mi?

Sao Paolo hayvan gibi bir yer. İstanbul’dan filan büyük. ‘Çok tehlikeli aman gitme’ diye uyarmıştı bazı arkadaşlar da, bir kentin her yerinin tehlikeli olması gibi bir durum mümkün müdür? Nitekim, oradaki arkadaşlar sağ olsunlar beni şahane yerlere götürüyorlar. Ortam şenlikli, ulaşım rahat vs. Gördüğüm tek tehlike milyon tane türü ve türevi olan polislerin kimilerinin parmaklarının, silahlarının tetiklerinde olması. Herif orada cinnet geçirse ilk bize sıkar, bu yüzden polisten her daim uzakta durmakta fayda var.

Neyse, merkezlerin birindeki büyükçe kitapçıya giriyorum. Bu sefer hazırlıklıyım: “Tems O Kapital de Karl Marks? Completa.”

Yabancı bir dilde eğer bir kaç kelime biliyorsanız, tipiniz de kayıksa bunu güzel bir şekilde telaffuz etmemenizi öneririm. Görevli bana milyon tane şey söylüyor beni oralı sanıp, tabii ki hiç bir bok anlamıyorum. Salak salak suratına bakıp sırıtıyorum. Herif bilgisayarı gösteriyor. Evet! Kapital’in bir kaç yayınevince basılmış kimi baskıları var, ama birinci var diğerleri yok, veya tam tersi. Başka yerde bulur muyum yakınlarda diye soruyorum, yönlendiriyor.

Diğer kitapçıda da aynı sıkıntıyı yaşıyorum. Yahu bu millet Kapital’i parça parça mı alıp okuyor? Ya da en çok okunan 2. veya 3. cildi olduğundan mı komple bulunmuyor bunlar? Ekonomi profesörlerinden açıklama bekliyorum derhal!

Bir kitapçıya daha soruyorum, hüsran! İş yine inada binmeye başlıyor. Biraz konuşunca ilginç bir bilgi de ediniyorum, bir tane yayınevi iki cilt olarak basmış bunları. Üç yerine iki, bulması daha kolay olabilir. Sokaklarda delice dolanıyorum. Sonra Allahsız komünistlerin Allah’ı yüzüme mi gülüyor nedir, bir tane kocaman sahaf çıkıyor karşıma, adını da İngilizce yazmışlar “RED STAR”! Tamam lan diyorum kendi kendime, bu iş bitmiştir. İçerideki mendebur herif telefonla konuşuyor, buradaki esnafta ne müşteriye saygı var ne de buna benzer bir hissiyat. Olsun, daha da umutlanıyorum, herif paraya pula değer vermeyen bir komonist, belli. Neyse on dakika sonra bunun konuşması bitiyor: “Derhal bana elindeki bütün Kapital’i ver” diyorum.

Yanıt suratımda tokat gibi patlıyor: “hepsini nah bulursun!”

anamal

Sn. Benan Eres’in Kapital Kütüphanesi

Oturup ağlayacağım. “Nasıl bulamam yahu?” diyorum, yoksa burada da mı öldü komünizm? Adam bana acıyor mu ne, içeriye girip 5-6 tane eski baskı kitap getiriyor. Ama ne yazık ki 1-1, 1-2 var ama 2-3, 2-4 ve 3-2 gibi ciltler yok. Hepsi olmazsa almam diyorum ve boynu bükük ayrılıyorum oradan, bitmiş-tükenmiş bir halde.

Akşam evinde beni misafir edenlere yemek yapıyorum, son kalan rakımdan da bardağa dolduruyorum sıkıntıdan. Sonra dayanamayıp yaşadıklarımı anlatıyorum. “Neden Kapital?” sorusu gelince her zaman verdiğim “Çünkü Kapital, biraz da insanın kendine yakışanı giymesidir” yanıtı yerine, “saçma sapan arkadaş çevrem var da ondan” geliyor. “Adam çocukken bokunu biriktirmemiş, eşşek kadar olunca da Kapital biriktiriyor” diye açıklama yapsam mıydı, neyse abartamayalım…

Kadın evin yakınlarındaki devasa kitapçıdan bahsediyor. İnternetten bakıyor, iki cilt de o kitapçıda mevcut gibi. Bu arada “bende olacaktı, bakayım bulursam sana hediye ederim!” demesin mi? Bulamıyor ama bunu söylemesi bile yeterli. Darbelerden, politikadan filan konuşmaya başlıyoruz. Nerden nereye? Komünistler her yerde.

Ertesi gün otobüsüm saat 16:00’da. Kitapçıya uzuyorum, görevli bakıyor bilgisayarından ve ‘bom’[3]! 3. katta diyor. Koşarak çıkıyorum. Kitapları elemanların yardımıyla bulup kasada sıraya giriyorum. Sıra bana gelince kredi kartımı veriyorum. Olmuyor. Benden kaynaklı değil, sistemleri bir garip. Banka kartını veriyorum. O da olmuyor. Arkamda bir anda 5-6 kişi sıraya girmiş. Stres oluyorum. Eleman onu deniyor olmuyor, bunu deniyor olmuyor. Vakit daralıyor. Sonra birilerine telefon ediyor ve nihayet parayı çekmeyi başarıyor.

Adsız

Üfffff… Bana bir rahatlama geliyor. Başardım lan! Şimdi bunu bir an önce yollayayım, zira yanımda iki kilo kitapla dolaşamam, hem başına bir şey gelebilir hayvanın. Postane neyse ki yakınlardaymış. Sıra numarası alıyorum. Daha önceden gönderi fiyatını filan almıştım, postanede kutu da sattıklarını biliyordum ama sıra bana geldiğinde kadın “hiç kutumuz kalmadı” diyor. “İleride bir postane daha var veya kırtasiyeden kutu al gel.” Diğer postanenin 10 metre ötede olacağını tahmin edemediğimden at gibi yürüyerek 4-5 blok geçince olaya uyanıyorum. En iyisi kırtasiye. Kutuyu alıp önünden geçmiş olduğum diğer postaneye giriyorum, hayvan gibi sıra var. Öğle tatili ya, millet doluşmuş akın etmiş postaneye, ne işse?

En iyisi ilk girdiğim. Orası görece daha tenha. Neyse çok beklemeden sıra geliyor, kadına malları (Ana Malları) kutuyla teslim ediyorum ve ….

Başardım! En azından olay artık benden çıktı. Bir aya TC’ye ulaşmasını diliyorum, en azından bana öyle söylendi.

Not: Sevgili Dostum Benan, kutudan çıkacak boleadoras[4] ile oynama, evinde de asla deneme. Şeytan doldurur aman diyeyim. Emanettir, sahip çık.

Öperim.

[1] İsp. Cambia: Değiştirmek

[2] Portekizce Curitiba olarak yazılan, Alex de Souza’nın memleketi olarak bildiğimiz kent.

[3] Portekizcede iyi, süper anlamına geliyor.

[4] Boleadoras, günümüzde G. Amerika’nın güneyindeki inek çobanı gaucholarla özdeşleştirilmelerine karşın, Kolomb öncesi Amerika halklarının kullandığı bir silahtı. Patagonya’dan K. Amerika’ya kadar sürdürülen kimi kazılarda yüzlerce yıllık boleadoraslar bulunmuştur. İnka ordusunun da silahlarından biridir.

Yanıtla