FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ-II

II. BÖLÜM – PLATA NEHRİ BÖLGESİ

Futbolun, FİFA’nın de resmen kabul etmesiyle ilk kez Çin’de oynandığı, keza orada III.-IV. yy’larda yazılmış futbolun anlatıldığı bir de ansiklopedi olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak, yüz yıllar boyunca unutulmuş bu sporun Britanya Orta Çağında tekrardan oynanmaya başlaması, sonra yasaklanması, ama inatla oynanmaya devam edilmesi, yasaklara aldırmaması ve nihayetinde 19. yy’da yaygınlaşması, belirlenen kurallarla bir sisteme oturtulması ile kendisini kabul ettirmiştir. Britanya İmparatorluğu’nun hemen her yerde gerek sömürü, gerek politik, gerekse ticari ilişkileri neticesinde de futbolun dünyaya yayılması İngilizler sayesinde olmuştur.

Futbol ilk zamanlarında tıpkı zıt ikizi rugby gibi topu ileriye sürmek mantığıyla oynanan oldukça basit bir oyundu. Rugby ile yollarını ayıran, kaleci dışında elle oynamama kuralı ile birlikte beleşçiliği önleyen, keza ofsaytın da atası olan 6. kuralla beraber biraz daha eli yüzü düzgünleşen futbol ilk yıllarda 1-2-7 ve 2-2-6 gibi sistemlerle oynanıyordu. Hatta İngiltere’de kitlesel olarak izlenen ilk maçın 13’er forvetle oynandığına dair rivayetler mevcuttur, zira o zamanlar belli bir sayıda oyuncu oynatma zorunluluğu yoktu.

Daha sonra ortaya çıkan 2-3-5 sistemi uzun yıllar futbolda uygulanmıştı. İngilizler daha çok topu uzun pasla oynama, düz dripling ve sert bir biçimde oynanan bir ‘erkek’ sporu gibi görüyordu. Buna karşın İskoçların kısa pası tercih eden oyun sistemleri İngilizlerin oyununu defalarca bozmuştu.

Buna karşın Avrupa, İngiliz ekolü ile ilerlerken, İngilizler tarafından yeni kıtada tanıtılan ve özellikle Plata nehri etrafında büyük ilgi ile benimsenen futbol başka bir teknik ve taktiği yaratıyordu: gambeta denilen topla slalom yapma sanatı, kısa paslaşmalar ve hızlı driplingler! Eduardo Galeano’nun işaret ettiği üzere futbol tıpkı tango gibi varoşlardan dar, düzensiz ve kısıtlı alanlardan doğduğu için, kısıtlı imkanlarla daracık yerlerde oynanırken başka tekniklerin gelişmesine yol açtı. Uruguay ve Arjantin’de yeni kimliğini bulan futbol bunun meyvesini kısa zamanda veriyor ve Avrupa hakimiyetine son veriyordu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları finalinde Uruguay Yugoslavya’yı 7-0 yeniyor, 1930’daki ilk Dünya Kupası’nı da kazanıyordu.

Uruguay-Arjantin 1930

Fransız yazar Henry de Montherlant: “Karşımızda gerçek futbol var. Bununla kıyaslandığında bizim daha önce bildiğimiz, oynadığımız şey sadece bir öğrenci hobisi.” yazmıştı Uruguay’ın o yılki futbolu ile ilgili.

Uruguay’ın oynadığı bu oyuna La Garra Charrùa deniyordu, yani Charrùa’ların savaş ruhu veya pençesi. Gerçi Uruguay’ın yerli halkı olan Charrùa’lar soykırıma uğrayıp yok edilmişti ama komşularının büyük ihtimalle onları aşağılamak için taktıkları bu isim Uruguaylılar tarafından benimsenmişti. Bu arada Uruguay takımının en iyi oyuncusu Jose Leandro Andrade aynı zamanda ilk siyah futbolcudur. O zamanlar Uruguay takımı bir çok ülkenin aksine zencilere takımında yer veriyordu ve bu yüzden kazandıkları bir maç sonrasında Şili Futbol Federasyonu tarafından, ‘Afrikalıları oynatıyorlar’ denerek FİFA’ya şikayet edilmişlerdi.

Güney Amerika’nın en ‘beyaz’ iki ülkesinden biri olan Uruguay’da zenci nüfusu %4’tür. Eskiden bu oran %7 idi. Uruguay’ın milli dansı ise ilginç bir biçimde Afrika kökenli candombe‘dir (tangoyu kendilerinin bulduğunu iddia ederler ama bu pek itibar görmeyen bir görüştür. Dolayısıyla herhangi bir dansı olmayan Uruguaylıların düğünlerinde erik dalı oynamasının, ülkemizde özellikle okumuş kesim tarafından şaşkınlıkla karşılanmasını şaşkınlıkla karşıladığımı belirteyim, ne oynayacaktı ki adamlar? Eh bizim okumuşlarımızın Ankara pavyonlarına gitmediği de ayrı bir gerçek, dans nedir ne bilsinler!). Bu arada uzun yıllardır ne Uruguay’da ne de Arjantin’de ‘beyaz’ olmayan bir futbolcu göremezsiniz, neden acaba?

Bu iki ülke ilk dünya kupası olan 1930 finalinde karşılaştığında kendi toplarıyla oynamak istemiştir. Genelde İtalyan kökenli olan bu varoş bebelerinin inadı karşısında hakem çaresizce maçın ilk yarısının Arjantin, ikinci yarısının ise Uruguay’ın topuyla oynanmasına karar vermiştir. İlk yarı 2-1 Arjantin üstünlüğündeyken top ikinci yarı değiştirilince Uruguay maçı 4-2 almış, bunun sonucunda Arjantin Uruguay ile bütün ilişkilerini kesmiştir.

Umut Sarıkaya’nın bir karikatürü

Gittikçe beyazlaşan Uruguay futbolu da yıllar içinde İtalyan genlerine kaymış, 1974’te ilk kez gördükleri Hollanda’nın total futbolu karşısında maymuna dönünce tekmelere başvurmuşlar, 1986 ile de isimleri kaval kemiği tekmecileri‘ne çıkmıştı. Hem de müthiş oyuncuları Enzo Francescoli’nin varlığına rağmen.

Uruguaylılar futbollarının gerileme nedenlerinden en büyüğünü sokak futbolunun çökmesi olarak gösteriyorlar. Orta-üst sınıf aileleri çocukları ünlü futbolcular olsun diye büyük paralar döküp altyapıya yazdırıyorlar ama sonuç üç beş kişi dışında pek de iç açıcı olmuyor. Bunun en ilginç örneğini de 2006 Dünya Kupası ön eleme maçında Avustralya’ya elendikleri maçta görüyoruz: Avustralya’nın kilit golünü atan Marco Bresciano oraya göçmüş Uruguaylı fakir bir ailenin çocuğuydu.

Plata nehrinin karşı tarafına geçtiğimizde bulduğumuz elemanların  günümüzde  Uruguaylılardan pek de farkları yok gibi. II. Dünya Savaşına müteakiben Peron’un ülkeyi izole etmesi ile futbol altın çağını yaşamış ve o tarihten itibaren hayatın merkezine oturmuştu. Ama bu fakir ve kocaman ülke Güney Amerika’nın İsviçre’si olan Uruguay’la kıyaslandığında çelişkilere daha çok gebe ve fakirlerinin kurtuluş yollarından birisi tıpkı Brezilya gibi futbol olarak görünüyor.

Dolayısıyla da Maradona gibi bir tanrının bu fetiş toplumunda tapılmasına şaşacak bir şey yok. Buenos Aires’in en fakir kenar mahallelerinin birinden çıkmış bu ilginç insana Rosario kentindeki 25000 üyeli kilisede gerçekten tapıyorlar. Tarihleri Maradona’nın doğum yılı 1960’da başlıyor ve D10S (DİOS: tanrı, 10 numara da Maradona) alamet-i farikaları. Kilisenin kurucusu Hernan Amez “Pelé futbolun tartışmasız kralı, Maradona ise futbolun tanrısı” diyor ve iyi bir Katolik olduğunun da altını çiziyor.

Diego Armando’nun neden bu kadar sevildiğini en iyi Eduardo Galeano yazmıştı: “Çünkü O kutsal bir günahkar da ondan. O karanlık bir hayatın azizi, her şeyi ters yapan, hayatta her şeyi kötü yapan, iyi bir yaşamın davranış kurallarını bozan ve asla iyileştirilemeyecek bir hayat süren biriydi, üstelik de ardı ardına gelen facialarla beraber. İnsanlar onun şahsında kendilerini buluyorlar. Bu yüzden de onunla gurur duyuyorlar. Bu da iktidar sahiplerinin zoruna gidiyor; çünkü o da bir güç ama öteki tarafta. Onun gücü halkın onu onurlandırmasından geliyor. O gücünü bir meselenin uğruna koyuyor, hem de para ve silah üzerine kurulu diğer iktidarın en ufak biçimde hoşuna gitmeyen bir meselenin uğruna.

Maradona Pelé’nin aksine her zaman FİFA karşıtı olmuştur. Futboldaki maçizmi de sorgulamış ve kimi takım arkadaşları ile gol sevincini onları dudaktan öperek paylaşmıştı. Uyuşturucu tedavisi olurken kaldığı Küba’dan büyük bir değişimle ayrılmış: “Fidel benim hayatımın en büyük golü” demişti. Fidel de bunun üzerine O’nu “Futbolun Che’si” sözleriyle onurlandırmıştı. 2003’te Bush dahil, Amerikan eyalet ve hükümet başkanlarının da katıldığı Mar del Plata zirvesine alternatif olarak yapılan Halkların Zirvesi’nde Maradona Bush’un bir pislik olduğunu söyledi ve ABD’nin politikalarını eleştirdi. “Meksika devlet başkanı Vicente Fox bu çıkışa çok kızıp: ‘Bu adam ayak tekmesinden iyi anlıyor fakat siyasetten hiçbir bir şey anlamıyor.’ Yani herkes bildiği işi yapsın. Bu lafları BA’in en fakir kenar mahallelerinin birinden gelen insana söyleyen güllük gülistanlık bir hayatın içinden çıkıp gelmiş Coca Cola patronu. Ama ister Fox’un hoşuna gitsin, ister gitmesin insanlar onun sözlerinden çok Maradona’nın sözlerine kulak asıyor...” diye aktarıyor Galeano.

Çünkü “Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, günün sonunda ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz… Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki!” diyor Diego Armando.

Yıllar önce Cantona ve Weah ile birlikte futbolcu sendikası kurma girişiminde bulundu. 1986’daki Meksika Dünya Kupasında Avrupalılar daha rahat izlesin diye öğlen sıcağında 35 derecede yapılan maçların saatlerini sadece O protesto etti. Bu sıcaklara karşın 3-5-2 düzeninde oynayan takımı ile kupayı almasını bildi.

Ancak tüm bunların karşında onun berbat bir antrenör olduğu da su götürmez bir gerçek. Bu sene tribünlerde yaptığı saçma sapan hareketlerle oyunun dışında da olsa kupaya damga vuran isimlerden biri oldu. Bence Arjantin futbolunun Maradona sonrası en büyük sorunu Maradona’sız olamamasıdır. Messi ortaya çıktığında hemen O’nu veliahtı ilan etmiş ve Messi’yi her daim, Dünya Kupası alamazsan en büyük olamazsın gibi bir baskı altında bırakmış ve hem Messi hem de Arjantin futbolu Maradona’nın gölgesinden güneşe çıkamamıştır.

Antrenörlüğü zamanında da Messi kendini milli takıma vermiyor gibi bir suçlama yapmıştı. Dolayısıyla bu yılki turnuvada özellikle ilk maçta bütün kurgu Messi’nin üzerinde olduğundan takım fena halde çuvallamıştı. Sonraki maçlarda antrenör bunu anladığında iş işten geçmişti tabii. Kısa bir turnuvada bu kadar çok futbolcu ve sistem değiştirirsen olacağı buydu. Sampaoli’nin attığı voltalar ve takıma verdiği gerilimi ise hepiniz görmüşsünüzdür.

Messi Barselona’da oynarken genelde rakibin ikili veya üçlü baskısına maruz kalmıyor, zira onu rahatlatan, adam eksilten bir orta saha ve ileri uç var. Arjantin geçmiş örneklerde gördüğümüz gibi (mesela bir kaç yıl önce Brezilya’yı 4-3 yendiklerinde Messi hat-trick yapmıştı) Messi’ye geniş oynama alanı yarattığında başarılı oluyor. Ayrıca Arjantin’in dikine oynayan pozitif futbolunu özlüyorum. Almanya’ya karşı bir önceki finalde oynadıkları gibi oynasalar hep, ne güzel olur. Bunun yolu da ancak gölgede durmayacak, kişilikli bir antrenör yoluyla olur gibime geliyor.

Yoksa, özellikle hayattaki tek mutlulukları uluslararası bir futbol başarısı olan fakir Arjantinliler için bu trajedi devam edecek ve bir tangolarında dediği gibi onlar için:

Hayat hep pislikten ibaretti ve öyle de kalacak.

II. Bölümün Sonu

Yanıtla