FUTBOL ve ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ-I

    Dünya Kupası başladığından beri eve kapandık kapanmasına ama sonra düşündüm ki neden futbolun ve de kupanın tarihine doğru küçük bir yolculuk yapmayalım ki, şöyle siyaset ve taktik anlayışların iç içe geçtiği küçük dokunuşlarla süslü. İyi Okumalar.

I. BÖLÜM

“Ütopyaların dünyası öldü. Bir çıkar toplumunda yaşıyoruz ve futbol da büyük pazarların dünyasına mahkum edilmiş durumda.”

Yazımıza sol futbolun mucidi ve sağ futbolun tanımlayıcısı, komünist olarak bilinen (ama aslında olmayan) futbol adamı Menotti’nin veciziyle başlamak istedim. Zira kendisi de sol futboldan söz ederken uyguladığı katı disiplin, komando tarzı antremanları ve tek adam yönetimi ile faşist cuntanın idaresindeki Arjantin’in milli takımını, biraz da şike vasıtasıyla şampiyon yapmıştı. 1978 yılına dönecek olursak Peru takımı, averaj hesabı yapan Arjantin’den 6 tane gol yemiş (şike daha sonra ayyuka çıktı), Brezilya’nın İsveç maçında son dakikada attığı gol ise hakemin korner atışında top havadayken maçı bitirdiğini söylemesi ile ezeli rakipleri Brezilya’nın saf dışı kalması (Brezilya bütün maçlarını kış aylarının en sert yaşandığı güney kentlerinde yapmıştı).

Lanet bir faşist olduğundan şüphelendiğimiz Tanrının olası müdahalesi ile final maçında total futboluyla herkesin gönlünü kazanan Hollanda’nın topunun direkten dönmesi sonucu Arjantin’in kupayı alması. Ama yine Menotti’nin: “Biz ordunun şeref tribünü için değil, insanlar için futbol oynuyoruz. Askeri diktatörlüğü değil, özgürlüğü savunuyoruz…” “Benim yetenekli futbolcularım diktatörlüğün taktiğini ve sistemin terörünü alt ettiler.” sözleri ile açılan bir başka tartışma platformu…

Dünya kupasının politika ile ilk kirletilmesi değildi bu tabii. 1973 yılındaki SSCB-Şili dünya kupası eleme maçlarını hatırlarsak, ilk maç Moskova’da 0-0 bitmiş ancak Şili’deki faşist askeri darbe sonrasında devrimcilerin stadyumlarda toplanıp orada işkence edilmesini protesto eden SSCB, bu statlarda rövanş maçına çıkmama kararı almıştı. O zamanlar kural gereği Şili takımı, daha önce 7000 maphusun Atacama çölünde bir yerlere naklettirilmesi ile futbol için hazırlanan sahaya çıkmış, kaptanları Valdez aşağılık bir şekilde topu boş kaleye atmış ve FİFA maçın sonucunu 2-0 olarak tescil etmişti.

(Ne bu olaya, ne 78 Arjantin’deki cuntaya ses çıkartan batılı ülkeler bildiğiniz üzere SSCB’nin ABD destekli Taliban ordusuna karşı başlattığı Afganistan işgalini bahane ederek 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarını protesto etmişti. Sanırım Galeano aktarmıştı, yıllar sonra oradaki savaş suçlarını inceleyen bir heyetteki Afgan bir yobaz, ‘komünistler bizi mahvetti, kızlarımıza okuma yazma öğrettiler’ diyerek işgalin ne kadar korkunç olduğuna dikkat çekmişti.)

Bir başka kepazelik de Uruguay faşist cuntasından gelmiş, Mundalito adıyla düzenledikleri mini dünya kupasına Brezilya, Arjantin, İtalya, Federal Almanya ve Hollanda dahil olmuş, Uruguay 1981’deki finalde Brezilya’yı yenmişti. Buraya kadar futbolu kendi çıkarı için güzel bir biçimde kullandığını düşünen cunta için işler yolundaydı; ancak maçtan sonra tribünler “diktatörlük bitecek!” diye bağırmaya başlamıştı.

***

Futbolun ticarileşmesi FİFA’nın başına 1974’te Brezilyalı Havelange’ın gelmesiyle başlar (gerçi bunun iyi yanlarından biri katılımın artmasıdır zira 1978’e kadar Afrika, Asya, Kuzey/Orta Amerika sadece birer takım dünya kupasına katılabiliyordu). Ancak bu en az Brezilya’ya yaramıştır nedense. 1994’e kadar dünya şampiyonu olamazlar. Ama şampiyon olamasa da Brezilya bütün dünyada sevilen bir takımdı, hep gönüllerin şampiyonuydu. Neden acaba?

Röveşata, akrep vuruşu gibi çalım sanatının da nerede ve nasıl çıktığı tartışma konusudur. Bir tez, bunun Brezilya’da siyah futbolcuların beyaz futbolcuları madara etme amaçlı olarak çıkardığı yönündedir. 1920’lere kadar Brezilya’da futbol elit bir spordu ve zencilerin bu oyunu oynamaları yasaktı. O yüzden ilk zenci futbolcular kıvırcık saçlarını düzleştirip, yüzlerine pudra sürerek oyunda yer almaya çalışırlarmış. Ta ki çoğu zenci olan Vasco de Gama takımı Rio kupasını alana dek bu böyle sürmüş.

(Şu an melez ve güzel insanları ile karışık insan toplumunun hoş bir ahengi gibi görünse de Brezilya’daki ırkçılık sorunu kökleşmiştir. Köleliği en son kaldıran ülkedir Brezilya. Melezleşme de geri zekalı ırkçıların siyahlarla evlenin, çocuk yapın ki siyahların kökünü kurutalım tezi ile olmuş ve de iyi olmuştur. E tabii bunun söylendiği yıllarda genetik bilimi hak getire. Bu arada Pelé, 1960’larda Brezilya’da mersedes araba kullanan belki de ilk zenci olduğundan çoğu zaman şoför sanılmıştır. ‘Bir beyaz sporcu gibi koşar, bir siyah ise hırsız gibi’ Brezilya’da hala yaygın bir sözdür.)

Konumuza dönersek Brezilya’daki sanat gibi futbol anlayışı ‘futebol arte’ ilk kez kendi evinde dünya kupası finali oynadığı 1954 yılında dünya sahnesinde görüldü. Ne var ki trajik bir biçimde kaybedilen maç sonrası yaşanan tramvatik durum on yıllar boyunca Brezilya’da konuşuldu (ta ki Almanya faciasına kadar, bununla ilgili daha önceki dünya kupasında bir şeyler yazmıştım).

Brezilya bu maçla beraber beyaz formasını bırakıp efsanevi sarı formayı giymeye başlamıştır. Çünkü Brezilya’daki dinsel inanç aslında bir tür fetişizm olarak tanımlanır. Futbolcuların veya idarecilerin hepsi Katolik gibi görünseler de içlerinde Umbanda veya Candomble ritlerinden çıkan dualar veya fetişleri görmek mümkün. Ama bir başka ilginçlik 1958 dünya kupası finalinde ev sahibi İsveç’le oynayacakları maç öncesinde yaşanır. Sarı forma ile oynadıkları müthiş futbolla (mesela o turnuvada SSCB ile yaptıkları maçtaki üç dakikalık bir kesit futbol tarihinin en iyi üç dakikası olarak anılır hala) finale çıkan Brezilya, karşılarında bir başka sarı formalı takımı buluyor ve deplasman takımı olarak başka bir forma giymek zorundalar! O zamanlar futbolun nasıl amatör bir durumda olduğuna dikkatinizi çekerim. Alelacele alışverişe çıkan heyet bir tane mağazada mavi formalar bulur ve alır. Geriye futbolcuları ikna etmek kalmıştı. Bu da, kafile başkanı Machado de Carvalho maç öncesinde futbolculara: “Tanrı bizim yanımızda, bugün tanrının annesi Meryem’in, Brezilya’nın sahibinin türbanının rengi olan mavi formayla oynacağız.” sözleriyle gerçekleşti, skor 5-2!

Takımda yıllarca Pelé ile kıyaslanan Garrincha faktörünü unutmamak gerek. Brezilyalılar futbol oynamıyor dans ediyor deyimi de sanırım o yıllarda çıkmış olmalı. “Garrincha futbola bugüne kadar görülmemiş bir sevinç getirdi. Topu her ayağına alıp dansını yapmaya başladığında herkes gülmeye başlıyordu, sadece gülüyordu, içten ve mutlu bir ruh haliyle gülüyordu… Bu, seyircinin salt estetik olana duyulan hayranlığının bir ifadesiydi.” diye aktarıyor Nelson Rodrigues.

1955’te Real Madrid ile beraber, oynadıkları hücum futbolu ile en iyi Avrupa takımı olarak lanse edilen Stade Reims, kendi evinde Botafogo ile yaptığı dostluk maçını 5-1 kaybetmişti. Maçın son beş dakikasında antrenör Moreira oyuncularından topu kaptırmamalarını istiyor, zira beş golden fazlası ayıp olur düşüncesi var büyük ihtimalle. Bir tane futbolcu bu isteği oldukça iyi anlamış olacak ki topu 5 dakika boyunca ayağında tutmayı başarıyor! Tam beş dakika topu ondan kimse alamıyor. Bu futbolcu Garrincha Manoel Francisco dos Santos, kısaca Mané! Çarpık bacaklı ve sol bacağı 6cm kısa doğmuş bu futbol sanatçısının ve çok ilginç ve trajik bir hayat hikayesi vardır. Okumanızı tavsiye ederim.

Brezilya 1962’de ve 1970’de de şampiyon olur. Hele 1970’deki finalde İtalya’yı ezdikleri maçta attıkları o efsanevi gol hala hatıralardadır. Ancak 1982’ye kadar geçen sıkıntılı süreç Tele Santana’nın takımın başına gelmesiyle geçmiş gibidir. Santana tek otorite olacağı konusunda tam yetki almıştır ve Brezilya takımı Zico, Sokrates, Falcao, Eder, Sergio, Carlos ile gelmiş geçmiş en iyi kadrolardan birine sahiptir. Takımdaki hemen herkes gol atabilme becerisine sahiptir. Dansın yanı sıra alamet-i farikaları olan topuk paslarıyla bütün dünyayı büyülemişlerdir. Maradona’nın ilk kez dünya sahnesinde görüldüğü kupada şampiyon Arjantin’i 3-0 yenerken Maradona rakibine attığı kasti tekme ile kırımızı kartı yemiştir (Menotti ilginç bir biçimde Maradona’yı 78’de oynatmamıştı, onun yerine yaptığı Kempes ısrarı haklı olduğunu göstermişti gerçi). Ne var ki bu muhteşem takım tek kale oynadıkları ve sayısız gol kaçırdıkları maçta katanaçyo denen boku bulan pislik İtalya’ya mağlup olmuştu. Bu maçta BBC yorumcusu Bobby Charlton’ın ‘bu kadar iyi bir takım bu kadar kötü bir takıma nasıl yenilir’ diyerek ağladığı rivayet edilir.

Güzel futbolun ölümüdür bu maç. Zira 2-1 öndeyken Tele Santana çok ilginç bir hareket yapmış ve defans oyuncusunu çıkartıp forvet oyuncusu almıştır. Gerekçesi ise savunmayı ilerde kurmak, topu ileride tutmaktı. Ama ne yazık ki atılan uzun toplarda adam kaçırıp kalelerinde 2 gol görmüşler ve kupaya veda etmişlerdi. 1986’da da yine aynı hastalık nüksedip, yani defans oyununu oynayamama, kolay gol yeme ve çok gol kaçırma, Fransa’ya penaltılarla elenince Brezilya’da futebol arte yerini ‘futebol de resultados’ tartışmalarına bıraktı, yani ‘sonuç futbolu’ daha mı iyi? Lazaroni’nin başlattığı Dunga dönemi 1990’da Arjantin’in yaptığı catanaccioya takılınca son bulur gibi oldu. Herkes Lazaroni’den nefret etti ama daha sonra gelen Parraeira bu anlayışı biraz daha geliştirerek Dunga’nın yanına eklediği ve futbolculuğundan şüphe duyduğumuz Mazinho ile devam ettirdi. Yani defansa önem ver, kontrollü oyna, gol atamıyorsan yeme. Ve bu sayede 94 dünya kupasını aldıklarında o herkesin hayranlıkla seyrettiği Brezilya takımı artık nostaljik bir görüntünün buğulu bir imgesi olarak hafızalarda yer etmeye mi başladı?

I. Bölümün Sonu

Yanıtla